18 Mart 2024 Pazartesi

BENİM FİLMLERİM

 

Benim filmlerim, dediğim şey şu. Benim estetik zevkime hitap eden filmler. Aristoteles’in dediği gibi sadece bilgilendirme değil, arındırma(katarsis) işlevi de gören filmler bunlar. Yaşamla ilgili belli bir insanlık problemini, ilişkiler arası varoluşsal veya etik boşlukları bulup açığa çıkaracak gözlemci bir film. Bana yaşama felsefece bakmamın güzelliğine yeniden beni ikna edecek bir film. Görülenin arkasında bir görülmeyenden söz açan bir film.

Uzun süre önce seyrettiğim bir filmi yeniden seyrettim. Adı Köprü Üstü Aşıkları. Leos Carax imzalı bir film. Filmin usta oyuncuları arasında hepinizin tanıyor olduğunu düşündüğüm Juliette Binoche var. Çikolata (yapım yılı 2000) filminden bu yana onun hayranıyımdır.
Film yaşamda şanssız olan kaybedenleri (loser) merkeze alıyor. Bu film eziklerin filmi. Bile isteye düzenli yaşamından kopup bir loser olmayı seçen Michele (Juliette Binoche) ile Alex’in(Denis Lavant) hikayesi bu. Umutları, dağılmışlıkları, ötekileştirilmişleriyle yönetmenin önümüze koyduğu sarsıcı bir hayat.

Juliette Binoche’nin enfes oyunculuğu beni şaşırtmadı. Ama ilk kez oyunculuğunu seyrettiğim Denis Lavant beni ustalığıyla kendine hayran bıraktı. Ne yaparsam yapayım, Alex’e bakarken sanki Notre Dame Kamburu olan Quasimodo aklımdan hiç çıkmadı. Alex oyunculuğuyla bana sadece onu hatırlatmadı. Bunun yanı sıra kurgu dünyamın karakterlerinde yeni bir Quasimodo’ya yer açmama neden oldu.

Bulunduğumuz tabaka güven verir. Konforlu alanını terk etmeyi düşünmeyiz asla. Dolayısıyla kaybedenlere kulak vermeyi aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Dünya bizim etrafımızda döner. Oysa Leos Carax bu algımızı filmin sonunda paramparça eder. Film bittiğinde o konfor alanının bir lanet ya da gerçekliği gizleyen bir metrix olduğunu fark edersiniz.  



15 Mart 2024 Cuma

DÜŞLE GERÇEK ARASINDA BİR YERDE: ÖZNE

 


SÖYLEŞİ: ŞEHMUS AKA

Şehmus Aka: Zamanının neredeyse hepsini düşünerek geçiren birini ele alalım. Doğal olarak bu kişinin elinde düşüncelerden başka bir şey yoktu. Yani gerçekle olan etkileşimi yoktur. O zaman gerçeğe ulaşmak için düşünmeyi bırakmalı mıyız?

Varoluşsal boşluk bizi buna sürüklemiyor mu zaten?

Erkan Tuncay: Düşünce temelinde gerçeklik var. Ne yaparsak yapalım düşsel gerçeklik önü sonu gerçeğe değer. Gerçek artık düşün somut halidir. Düşünce eylemi bırakılamaz. Eğer ki kişilik parçası olmuşsa hele.

Şehmus Aka: Hangisi hangisinin ürünü peki? Gerçeklikle mi düşünürüz? Yoksa düşünceyle mi gerçekliğe ulaşırız?

Erkan Tuncay: Düşünceden önce gereklik var. Düşünce gerçekliğe geliyor. Yetmiyor onu kavramaya, temsil etmeye çalışıyor. Akılda bu şekilde şemalar halinde gerçekliği temsil ediyoruz. Ama elbette insanın hayal gücü, düşü gerçeğe büründürür ki bu da artık öznenin kendi kişisel gelişimiyle ilgili bir durum olur.

Ş. A. : Bu durum bence önemli.

E. T.: Aynen. Bireyin, gerçeklikten aldığı esinle, motivasyonu düştür bu yüzden.

Ş. A.: Söz konusu olan, düşün gerçeğe dönüşmesi, kişinin kendi idealar dünyasından kaynaklı mıdır?

E. T.: Hayır bizim kendi ideallerimizden kaynaklı. Yani yaşamın oynadığı satranç hamlesine karşılık verdiğimiz tepki olarak da ele alınabilir. Platon’un bir evren ötesi masalı olarak değil.

Ş. A.: Anladım. Peki, felsefede veya psikolojide varoluşsal boşluk nasıl açıklanıyor?

E.T.: Psikolojide kimi kişilik kuramları; benlik silikleştikçe, kendini gerçeklik alanında göstermedikçe, kendilik yitirilince felsefi anlamda varoluşşal boşluğun başladığına işaret ederler. O zaman benlik dediğin şey ile anlam(lar)ın bağı kopar. Boşluk başlar. Buna içsel yabancılaşma da diyebiliriz. Artık ‘Ben kimim?’ sorusunun yanıtı yoktur.

Ş. A.: O zaman, özne bunun cevabını bulamayacak.

E. T: Bulana kadarki süreye varoluşsal boşluk deniyor. Yoksa parmağınızı kavrayan bir bebeğin boşluğa anlamı getirdiği de olur. Ben bu konuda o kadar karamsar değilim. Elbette zaman dediğimiz o devinim içinde elbette anlam özneye gelir. Bu durum ancak gerçeklikle bağını koparmayan kişiler için söz konusu olur.

Ş. A.: Anladım. Peki, söz konusu anlamsal boşluk yaşayan birine sağlıklı bir birey diyemiyoruz öyle değil mi?

E. T.: Sağlık göreceli bir kavram olur burada. Tarihsel ve toplumsal algılarla ilgili değişkenlik gösteren bir kavram olur. Yanı sıra öznelerin yaşadığı varoluşsal boşluğun derinliği açısından da bakılınca sağlık dediğimiz kavramın özneye uygunluğundan söz edilebilir ancak.

Ş. A.: Size göre sağlık nasıl bir kavramsal anlam kuşanır?

E. T.: Beden sağlığı yerinde olan ama psikolojik sağlığı henüz yerinde olmayan bir bireyi düşünelim. O zaman sağlık, ben ile iç ben arasındaki mesafeyle ilişkili bir durum olur.

Ş. A.: Aslında durum şöyle değil mi hocam? Bu kişi dış çevreden gördüğü her şeyi yine çevresi tarafından oluşmuş olan bilinçaltıyla değerlendiriyor. Bu da onu sürekli bir döngüye,  yani boşluğa itiyor.

E. T.: Bilinç ile birlikte doğrudan bilinçaltı devrede olabilir. Çıkış mümkün her zaman. Ama her çıkışın yeni bir düşüşü müjdelediği de varsayılabilir.

Ş. A.: Ve şey hissi var mesela. Çevredeki insanlar kendisine kötü olduğunu söylemesine rağmen birey tek doğrunun kendi düşünceleri olduğunu sanıyor.

E. T.: Doğrudur genellikle dünyaya benmerkezci baktığımız olur bizim.

Ş. A.: Bu durum bence bir kırılma noktası gibi. Yani gerçekliğin bükülmesi gibi bir durum yaratıyor.

E. T.: Belki de doğrudur. Kişinin zihinsel çalışma tezgahında, gerçekten de gerçeklik bükülür. Bambaşka bir şeye dönüşebilir. Yine de önemli çıkış noktasına, gerçeğe, yeniden dönebilmektir.

7 Mart 2024 Perşembe

ETİK Mİ AHLAK MI?


İnsanın yapıp etmelerinde karşımıza çıkan iki tür alan var. Birincisi ve elbette en genel olanı ahlak. ikincisi ise genellikle ahlak ile karıştırılan ve daha az bilinen etiktir. Ahlak günlük yaşayışımızda kültür aracılığıyla, sosyalleşme sürecinde aktarılırken, etik daha üst düzey bir biliş etkinliği gerektirir.
Asıl sorulması gereken şey de tam olarak burada karşımıza çıkar. Ahlak gündelik yaşamımız içinde yer alan yapıp etmelerimiz kontrol ederken ve bunun yanı sıra baskı unsuru olurken bireyin iradesini hiçe saymakta mıdır? Evet, açık seçik bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz. İşte tam bu noktada ahlak ile etik alanındaki yapıp etmelerimizin ilk farkına, ayrımına tanıklık ediyoruz. Ahlak toplumun yaşayışımızın konusu iken etik felsefenin konusu olur. Yani az önce ifade etmeye çalıştığımız şey de şu olur:
Ahlakın baskıcı, kural koyucu yanı söz konusudur. Etik ise, bu açıdan bakıldıkta bireyin özgür iradesinin bir ürünü olur. Peki, o halde hangi bireyin eylemi etik alanına giren eylem mahiyeti taşıyacaktır? Bu kanımca belli bir tür entellektüel birikim taşıyan ya da bireysel aydınlanma yaşayan bireylerlerin eylemleri etik eylem alanına girecektir demeye gelecektir. Neden? Çünkü özgür irade gibi , bireyi birey yapan öz nitelik olmadan etik eylemin birey tarafından ortaya konması mümkün olmayacaktır. Özgür iradeye sahip bireylerlerin ortaya koyacakları etik eylem,  gizli bir gündemden motivasyon almayacaktır. Bu tür bireylerin ana motivasyon kaynağı insanlık değerleri olacaktır. 
Şimdi şöyle bir örnek üzerinden konuya daha fazla açıklık kazandırabiliriz. Köy meydanından geçerken bir kazaya tanıklık ettiniz. Tanıdık olsun olmasın ayıplanma korkusuyla durup kaza yapan kişiye yardım ettiğinizde ahlakın amaçladığı eylemi yerine getirmiş oluyorsunuz. Akrabanız olduğu için durmanız, ya da sevap kazanmak için bu eylemi yapmanız da onu etik eylem katına çıkmasına yardımcı olmayacaktır. Şimdi aynı örneği resmi ilişkilerin geçerli olduğu kent yaşamına getirelim. Kentin bir yerinde tanıklık ettiğiniz bir kaza için durmanız, gizli bir gündemi olmadan(sevap veya başka bir şey) kaza yapan insana yardımcı olmanız pekala söz konusu olabilir. Buna benzer bir olay yaşandı geçenlerde. Kazada kendi sorumluluğu olmamasına rağmen kazazadeye yardımcı olan insanlardan biri hemşire olan eşimdi. Olayı ondan dineldim. Durup kaza yapan gence yardım ettiklerini ve ambulans gelene kadar da oradan birkaç kişiyle ayrılmadıklarını anlattı. Bu olmuş bitmiş eyleme baktığımızda, insanın değer koruma amacı (insan yaşamı) dışında bir amacı olmadığından etik eylem olarak pekala değerlendirebiliriz.  Bu konuda can alıcı bir noktayı da yeniden anımsatmakta yarar var. Eğitim sonucunda bireyin özgür iradesini gereksinim duyduğunda işe koşması söz konusu olabilmektedir. Burada seçim tamamen bireyindir. Bu tür eylemler, üstünde ahlaki gibi herhangi bir baskı hissetmeden, kendi seçimi ve özgür iradesi sonucunda ortaya konmuş eylemlerdir. Ahlak mı etik mi? sorusuna daha derinlikli bir yanıt bulmak için, görselini paylaştığım hocam İonna Kuçuradi'nin Etik adlı yapıtına başvurabilirsiniz. 
 

26 Şubat 2024 Pazartesi

UZAY VE ZAMAN

 





BİR SORU

Soru soran: Efe DUYMAZ

“Uzay ve zaman kavramları bana kendi başına var olan şeyler olarak değil de daha çok maddi olarak var olan cisimlerin olumsuzlaşmasıyla elde edilmiş metafizik kavramlar olarak geliyor. Çünkü uzay dediğimiz aslında maddenin olmadığı alandır, aslında bir alan bile değildir. Daha çok özellikleri tanımlanmış bir cismin maddeye dair tüm özellikleri çekilip alındığında ortada kalan hiçlik gibidir. Zaman da aynı keza maddeselliğin doğurduğu bir uzayda hareket durumunda oluşan ilişkilerin sonucunun üst bir çatıda isimlendirilip bir doğa yasası formunda sunulmuş haliymiş gibi. Örnekle daha açıklayıcı olacaktır, mesela eylemsizlik. Aslında eylemsizlik diye bir yasa yok ama o halde olan duruma bir isim verilmesidir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

 

 

UZAY VE ZAMAN ÜZERİNE

Erkan TUNCAY


I.                   ARGÜMAN

ZAMANIN METAFİZİK KAVRAM OLMASI ÜZERİNE

Öncelikle kolayıma gelmesi açısından zaman kavramına değinmek istiyorum.

İster maddi cisimlerin olumsuzlanmasıyla ister başka bir saikle olsun zaman kavramının da metafizik bir kavram olduğunu düşünüyorum. Uzaydan çok zamana kafamı taktığım oluyor. Bir tanrı  kavramı gibi. Soyut, cisimsiz, maddi olmayan. Maddenin değişiminin yönüne bakarak (insanın da elbette), ya da insanın doğum zamanını başlangıç kabul eden  metafizik bir kavram. İşareti nereden alırsak alalım var olmayan bir boyut bu. Tanrının da zihinsel bir unsur olarak insan yaşamında var olması gibi,  zaman da zihnin bir unsuru olarak yaşamımızda yer alır.

Durdurulması, dönüşmesi ancak madde üzerinden yapılabilecek, maddenin bir formu gibi duruyor zaman. Form seni şaşırtmasın.

Maddenin metafizik formu olarak.

 

 

Uzay ve zaman kavramları, insanlık tarihi boyunca çeşitli dinî ritüeller ve inanışlarla iç içe geçmiştir. Geleneksel olarak belirlenen kutsal zamanlar, toplumların manevi pratiklerini düzenlemede önemli bir yer tutmuştur. Ancak modern bilim, uzay ve zamanın göreceli olduğunu ve evrenin bu iki boyutun karmaşık bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymuştur. Bu bilimsel anlayış, zamanın mutlak olmadığını, dolayısıyla manevi uygulamaların belirli zamanlara sıkı sıkıya bağlı kalmaksızın da kişisel ve esnek bir şekilde gerçekleştirilebileceğini düşündürmektedir. Bu bağlamda, dinî ritüellerin ve manevi pratiklerin kişisel inanç ve ihtiyaçlara göre uyarlanabilmesi, bireylerin kendi maneviyatlarını daha içten ve anlamlı bir şekilde ifade etmelerine olanak tanıyabilir. Bu yaklaşım, geleneksel zaman anlayışlarını korurken aynı zamanda modern dünyanın gerektirdiği esnekliği ve bireyselliği de kabul eder.

 

II.                ARGÜMAN

UZAYIN METEFİZİK KAVRAM OLMASI ÜZERİNE

Uzaya gelince, her ne kadar bir boşluk, sonsuzluk adını alsa da zihnimde hep bir maddi form olarak resmediyorum ben onu. Senin tam zıddına düşen bir düşünceye sahip olmak pahasına ben böyle düşünüyorum.

İzlediğim bir bilimsel videoda uzay için atlas, diyor ve onu bir çarşafa benzetiyor. O bir boşluk değil, diyor. Biz onu eskiden böyle sanıyorduk. Ama bir çarşafı nasıl gerip üstüne top atarsanız ve o çarşaf topun şeklini alarak onu havada tutarsa, uzay da öyle bir form. Tamamen boşluk değil yani.

O halde uzayı içerdiği tüm cisimlerle ve onları tutuş biçimiyle onu metafizik bir kavram olarak ele almak ne derece doğru? Çünkü samanyolunda oluşan patlamalar, güneşin salınım yaptığı elementler, tozlar ve daha adını bilmediğim bir sürü şeyin uzay dediğimiz boşlukta görünmez bir büyük maddi form taşıyıcısı oluyorsa, uzayı neden maddi, biçimsel bir form olarak ele almayalım?

  


SONUÇ ÜZERİNE:

İnsan zihninin birer kavramı olarak ele alındığında zaman kavramı bir metafizik özellik taşımakla kalmıyor, kurgusal (spekülatif) alanın önemli bir kavramı olarak en büyük insan keşfi olduğu anlaşılıyor. Ki yaşamımızı saat dilimleri belirliyor. Zaman döngüsüne önem atfeden Antik Mısır, Zerdüştlük, Hinduizm, Budizm ve Maya uygarlığını da anımsamak gerekiyor. Zaman bir şekilde yaşamımızın merkezinde yer alan, inkâr edilmesi zor bir süreç.

Bu yüzden zaman denen formu merkeze alarak, tapınma ritüelini yerine getiren dinler hep ilgi çekici gelmiştir bana. Yukardaki inanç sistemlerinin yanı sıra Şamanizm’i de burada anımsamakta yarar var.

Astronomi ve matematiğin ele aldığı uzay formu ise tamamen bilimsel, gözlenebilir bir biçim sergilemektedir. Zaman için böyle bir şey söylemek şimdilik mümkün görünmemektedir.

İnsanın dördüncü boyut ve diğer boyut keşfi mümkün olduğunda söz konusu kavramların bir başka biçimde ele alınabileceğini düşünüyorum.  O zaman belki senin dediğin gibi zaman-uzay formları birer metafizik kavram olarak ele alınabilecektir. Ya da zıt argüman olarak zaman-uzay formları maddi bir kimliğe bürünecektir.



 

 

16 Şubat 2024 Cuma

JANİNE



Alber Camus'un Sürgün ve Krallık* kitabının ilk öyküsü olan Aldatan Kadın adlı öyküde rastladım Janine 'ye. Öyle tanıdık geldi ki bana Janine.Sanki kum fırtınasına tutulmuş, çölü aşmaya çalışan bir otobüste ona kaçamak bir bakış atmıştım. O sıra kocası Marcel anlamsızca önüne bakıyordu. Benim üstümde Fransız askeri üniformam vardı. Sonra otobüs yerleşim yerine vardığında, kocası ticaret yaptığı Araplar için, Bunlar kendilerini Tanrı zannediyor, dedi sitemle. Alışveriş bitti. Yorucu bıktırıcı bir gün ertesinde otel penceresinin perdesini koca bir çöl üstüne kapattı Janine. Oda çok soğuktu. Kocası yatağa girer girmez uyudu. Janine onunla karanlıkta seviştiği anları anımsadı. O an bir şey oldu ona. Kendinin kim olduğunu bilemedi. Sahi Janine kimdi? Orada o an ne işi vardı? Ayağa kalktı. Dışarı çıktı. Amaçsız koşmaya başladı. Çöl sessizce onu gözlüyordu. Soluğu tıkanana kadar koştu Janine. Yıldızlar kayıp çöle düşmeye başlamıştı. Gözlerinden yaşlar akıyordu Janine'in. Onu hangi ses çağırdı bilemedi. Belki benim sesimdi onu çağıran. Hani otobüste istekli bakmıştım ona.Alıcı gözlerimi ondan çekmemiştim ya. Neyse Janine koşarak otel odasına geri döndü. Hala ağlıyordu.
Kocası sesine uyandı. Homurdandı. Buna karşılık Janine, 'Bir şey yok, canım,' diyordu,' bir şey yok.'

Sürgün ve Krallık, Albert Camus, çev. Tahsin Yücel, Can yay., 1996

2 Şubat 2024 Cuma

KAYIP AYDINLANMA


Uzun bir süredir bir Kayıp Aydınlanma* peşindeyim. Belli bir nedeni var. Adı üstünde kayıp aydınlanma. Bir kaybın peşine neden düşmeyeyim? Öncelikle Hacettepe Felsefe bölümünde bu aydınlanmanın bilinci yoktu bende. Orta Asya’ya açılan böylesi bir kapının varlığından haberdar değildim. Batı ortaçağını yaşıyorken aydınlanma gelmişti. Batının aydınlanması. İyi peki doğunun aydınlanması var mıydı? Varsa neredeydi şimdi?

Bölümden yaklışık otuz yıl sonra bu aydınlanmanın yokluğunu, önemini daha çok hissetmeye  başladım. Belki bir İslam filozofunun sözünde, bilgisinde, bakışında ipuçlarını yakalıyordum. Örneğin Aristoteles’in akılcılığını sırtına alıyordu biri. Ya da bir başkası Platon’un varlık ve bilgi öğretisini. Yine de bu tadımlık atıştırmalar zihnimi doyurmuyordu. 

Şaşılacak şey, diyordum. Batı düşüncesinden önce Yunan klasikleri farsça, arapça olarak çevrilmiş. Bu çeviri faaliyetlerinde Türk hazerfenler, Nasturi alimler yer almış. Farisiler de. Matematik, felsefe , astronomi, mimarlık, coğrafya, mantık, kütüphanecilik, demir ile kağıt imalatı, müzik, yay, at üreticiliği ve daha birçok alanda, batı düşüncesinden önce ilkleri ortaya koyan yine söz konusu bu doğu aydınlanmasıydı.

Felsefeci Ahmet Arslan’dan işittim Kayıp Aydınlanma adlı kitabı ve yazarı S. Frederıc Starr’ı. Peşine düştüm. Şimdi içinde yolculuklara çıkıyorum. Elime her alışta inanılmaz bir şeyi bütünlüyor zihnim. Diyor ki, akılcılığın önündeki tüm engelleri kaldırmak isteyenlerle tam tersini savunanlar var bu kitapta. Şaşırıyor, bir an sonra bu şaşkınlık yerini hayranlığa bırakıyor.

Biruni, Sicistani, İbn-i Sina, Ravendi, Firdevsi, Rudeki, Farabi, Gazali ve daha birçok filizof, İslam alimi var. Bir aydınlanma resmigeçidi. Heyecan verici. Okudukça notlar alıyorsunuz. Zihniniz de kayıt tutuyor öte yandan.

Kitabı henüz biteremedim. Çünkü bitmesi gerekmiyor. Sindirerek okumak çok önemli burada. Dedim ya, benim için önemli olan aydınlanmanın neden kaybedildiği. Bunun da somut verilerine o çağı kurgusal biçimde içimde yaşayarak tanıklık ediyorum. Doğrudur. Felsefe ile kurgusal alan ayrı şeylerdir. Dinin Aristo akılcılığıyla ele alınması, Aristoteles ile Platon öğretilerinin uzlaştırılması şeklinde kesiştikleri yerler de olmuş. Doğu felsefesi  bir an sonra akılcılığı, felsefeyi dışlayan bir kapalılığa geçiş yapmaya başlıyor. Batı aydınlanmasına kaynaklık eden doğu aydınlanması böylece kaybedilmeye başlanıyor. Dedim ya, şaşkınlık ve hayranlığın at başı gideceği bir okuma öneriyor size bu kitap.    


*S. Frederıck Starr, Kayıp Aydınlanma, Çev.Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, 12. Baskı

24 Eylül 2023 Pazar


Şimdi de kurgusal alanın(dinin,mucizeye inancın) yarattığı kişilikteki deformasyon var karşımızda. Can alıcı soru, 'Ben neden ben olamıyorum?'

 Filmi beğendim. Yeniden filme döndüğümde yönetmenin detayları verirken, izleyicinin direkt rasyonel yanına saldırdığını ve orayı zorladığını fark ettim.Böylelikle izleyici kendi geçmiş kurgusal yüklemeleriyle yüzleşiyor. Sigeler yılan(Adem-Hvva), kuzgun,karga(koca bir ortaçağ) Ustalık böyle bir şey.Kendi adıma Freud, Jung maceramda harika bir deneyim daha oldu.

27 Mart 2023 Pazartesi

DEPREM II

DEPREM II

Kendime ait yaşamın sınırları neresidir? Minimalist bir yaşam daha çok mutluluk getirmez mi? Kırk yıllık emeğimizi bağladığımız ev kırk üç saniyede elimizden kayıverdi. Üstelik sigortamız da yok. Canımızı kurtarmayı en büyük kazanç sayıyoruz. Ayaş’tan kakıp Adana ‘ya döndüm. Dönüş yolu hüzünlüdür. Eğer başınızı sokacak bir yeriniz kalmamışsa geride. İçinizi bir yalnızlık kaplar. Size ait bir ev değil, artık bir oda bile yoktur. Felsefe dersi anlatmaya başladım. Sözcükler üzerinden yaralar sarmaya çalıştım. Sonra kitap okumaya başladım. Yuval Noah Hararı’nin Sapiens adlı kitabının sonunda Sapiens türü için ayrılık çanlarının çaldığını ifade eden sorular vardı. İnsan makine tür olarak nereye yerleşebilecekti? Gidiş nereyeydi? Sonra Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken adlı kitabını okumaya başladım. İpeksi bir anlatım gibi akıyordu tümceler. Ses tınısı öyleydi. Sesleniş de. Ama o anlatım, seçili sözcükler iç kanatıyordu. Öyle gerçekçiydi ki… “Utanç dolu bir hayat yaşadım,” diye başlıyordu kitap. O utanmanın ufkunda gezmeye başlıyordunuz. Oldum olası Japon edebiyatını severdim. Tanışıklığım üniversitede öğrenciyken  Yasanuri Kavabata ile başladı. Kazuo Ishiguro sonra Haruki Murakami ile devam etti. Özellikle Haruki Murakami en çok etkilendiğim yazar olmuştur. Osamu Dazai’yi de okurken Japonların yaşama farklı bakışının edebiyatına hayranlığım daha da arttı. Deprem sonrası yaralarımı sararken bu iki kitap çok büyük destek sağladılar.  

Okumak çaresizliğime bir parça ışık düşürdü diyebilirim. 


 

DEPREM I

 


Adana Çukurova’da yedinci kattaki evimizde sabaha karşı bir sallantının içine düştük. Yavaştı, sonra çok şiddetlendi. Geçmek bilmiyordu. Çocuklar uykudaydı. Çaresizlik deprem illerini sarmak üzereydi.

Çocuklar uykularından uyanamadı. Anne babaların çığlıkları depremin yıkıntılı sesine eşlik ediyordu. Söylenene göre insan çığlıkları ev yıkıntı seslerini de aşıyordu.

6 Şubat 2023 sabah saat 4.23’te yaşanan deprem sonrasında planlı yaşamlarımız ters yüz oldu. Canlardan, mallardan kısacası bilindik sularda seyreden güvenli hayatlarımızdan çok uzaklara düştük. Devlet kurumlarının insan merkezli olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettik. Çadırlarda, arabamızda yitirdiğimiz huzurlu uykuyu ararken. Ya da yıkıntı altındaki canlarımızın seslerini duyarken yaşadığımız acizlik unutulur gibi değildi. Hilti,testere, balyoz, kepçe… Daha adını bilmediğimiz bir sürü araç gerecin adını öğrendik. Acıyla. Savrulduk sonrasında. Elimiz kolumuz bağlı yıkıntılar altındaki canlarımızı kurtarmak için gözlerimizi uzaklara diktik. Üç gün sürdü yalnızlığımız. Üç gün sonra gelen kurtarıcılarımızın elleri boştu. Yeniden yıkıldık.

Mersin’in Erdemli ilçesinin Ayaş mahallesine sığındık. Gözlerimiz yaşlıydı. Adana Karataş’taki tekneler içimizdeki acıları ters yüz edip Samandağ’a yol alıyordu. Erzak doluydu. Bu haberleri işitince yeniden ağlıyorduk. Mersin’de ve başka şehirlerde ellerinden gelen yardımı yapan yurttaşların, belediyelerin, özel kurumların haberleri geldikçe insanlık adına henüz umutların tükenmemesi gerektiğini döktüğümüz yaşlar kanıtlayabilirdi. 

Nesnelerin, doğanın renkleri kaymıştı. Yediğimiz, içtiğimizin tadı da. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. İnsan yaşadığından pişmanlık duyar mı? Duyuyordu.  Yaşadığı için vicdan azabı çeker mi? Çekiyordu işte.

Büyük bir ağ kurulmaya başlandı. Yurttaşlar, siviller örgütlendi. Hangi yıkıntıda ses var? Nereye ne yardım gerekiyor? Büyüktü her emek. İnsanlık adına her adım devleşiyor, yaşama dair yeni anlamlar üretmemizi sağlıyordu.

Biz insanlık ailesi kimdik?

Nereden geliyor, nereye gidiyorduk? Daha çekilecek ne tür acılar bekliyordu bizi? Her köşe başında yıkıntılardan gelen sesler yakalıyordu bizi. Yarım yaşamlardı bizimkiler. Öyle de kalacaktı artık. Çaresizliğimiz acılarımızı artırıyordu. Yine de insana yaraşır evlerde, sokaklarda yaşamak en doğal hak diye düşündük. Devlet insan içindir. İnsan devlet için değil. Bunu kavramak, iyice kavramak için bedel ödedik. Daha çok bedel ödeyecek halimiz kalmadı.

Deprem üzerinden neredeyse iki ay geçmek üzere. Apartman tabutlarda yaşamaktan korkuyoruz artık. Güvenli konut ne demek? Kaç şiş demir lazım bu konutlar için? Perde kolon ne demektir? Radye temel nedir? Ne işe yarar? Kalanlar olarak başımızı nereye sokacağız?

Doğanın dili bilim. Bundan adımız kadar eminiz. İman gücüyle deprem durdurulmuyor. Bundan böyle deprem, yapı inşa etiği de gündemimize gelmeli. Felsefece yaşama baktıkça insana yaraşır yaşamlar sürmek için ipuçları bulabileceğiz.

Not: Yazıya eşlik eden fotoğraf Hatay Samandağ'daki doğup büyüdüğüm mahalleden bir parçayı temsil ediyor. Çocukluğun anlamla yüklü bir parçasını.

29 Kasım 2022 Salı

Kontrol Kalemi


Evde kafamda türlü düşünce volta atıyordum. Kapı çaldı.Açtım.Üst kat komşu dikilmiş bekliyordu eşikte. Beni görür görmez hızlıca konuşmaya başladı. Sağ ve sol elinde birer kontrol kalemi
 vardı. 
"Geçen gün kontrol kalem lazımdı.Bir bir kapıları çaldım apartmanda. Hiçkimsede bir tanecik olsun kontrol kalemi yoktu."
Avuçları açık havaya kaldırdı.Bir kapı sesi duydum alt katlarda bir yerden. Rüzgar esti sanki.
Hayat artık çok pahalıydı. Bu yüzden mutfak kapıları kapalıydı.Kadın kıpırdadı. Yeniden söze başladı.
"Tesadüf kapınızı çaldım.Kimin evi bilmeden.Siz çıktınız.Bu kadar ev ve ev içinde erkek adamda kontrol kalem yok! Tuhaf değil mi sizce? Tüm kapıları çaldım oysa. Şu ellerimdekileri geçenlerde tamir için gelen ustalar... Günahlarını almayayım...Onlar geri getirdi. Artık bendeler. Lazım olursa gelip alabilirsiniz."
Bunu söyler söylemez asansör kapısını açtı ve ortalıktan el ayak çekti.

21 Haziran 2022 Salı

KURMACA METİN(ÖYKÜ) SEMİNERİ* ARDINDAN ARTAKALAN DÜŞÜNCE PARÇACIKLARI



 

Edebiyat ve Yazma Yolculuğu

Benim için edebiyat kurguyla ilişkili daha çok. Kendinden kaçma, verili değerlerden ve dış gerçekliklerden kaçmanın en güzel yolu. Bunun deyim yerindeyse bağımlısıyım. Kurgu olmadan yaşamım ne olurdu? Belki kendimi ifade edemeyecektim. Belki de içsel yalnızlığım bunca katlanılabilir olmayacaktı. İçimdeki Gregor Samsa’ya yol açamayacaktım.

Edebiyat özelinde kurgu benim için bir iletişim aracı. Kusursuz ve kalıcı. Beyin uçlarında kökleşen. Düş gücüme enerji veren bir alan. Gerçekliğe uyduramadığım yaşantı durumlarımda, somutlaşmamış düşleri sanki yaşamış gibi hissetmemi sağlayan bir alan.

Şu anın ve seçimlerinin sorumlulukları ve ruhsal baskısından bir kurtuluş yolu.

Yıllar önce yazmaya başladım. 1995’te yayınlanmaya değer şeyler yazdığımı gördüğümde ve yayınlattığımda daha farklı bir düzeyde sürdürdüm yazıyla ilişkimi. Bu döneme artık neyi nasıl yazmayacağımı öğrenme dönemi diyelim. Ya da yazdığım türün ne demek olduğunu öğrenme süreci.

 

“Kalabalık bir ailede iletişimsiz büyüdüm. Klasik aile ilgisizliği mi? Bilmiyorum. Eksiklik hissetmeden, baskı altında kalmadan özgürce hissettiğim dil ve yazma işliğini belki bu yüzden seçtim.”

 

Kurmaca Metinlerin Doğası

Kurmaca metinlerin en güçlü yanı, kesinliğin o duygudan arınık kıyısından uzaklaştırması. Aklın kavrama yetileriyle bir başımıza bırakmaması. Çoklu son, olasılık ve karar. Yazar elinden çıkmış olsa da, sanki yaşamımızın elimizde olduğu duygusunu bir anlık da olsa vermesi kurmacanın en güçlü yanı. Gerçek, daha fazla acıtıcıdır. Spinoza’nın dediği şuydu. Seçimlerimiz özgür irademiz sonucu değildir. Nedensel zincirin sadece bir parçasıdır. Bunu sürekli anımsayarak geçecek bir yaşam elbette katlanılmaz olurdu. Kurmaca kanımca bu gerçeğin çok ötesine taşıyor özneyi. Bir anlık da olsa, ipler sanki elimizdeymiş gibi hissettirmeyi sağlıyor.

 

“ Kurmaca yazmak, sıradan bir varlık dünyası ayrıntısını güzellik katına çıkarma işidir.”

 

Kurmaca Metinlerde Özgünlük

Her yazının coğrafyası farklı. Hele iklimi daha çok. Böyle olunca coğrafyayı, iklimi ve karakterleri belirleyebildiğiniz bu sınırsız özgürlük alanında koştururken, yazarın alttan alta akan bir ses verdiğini işitirsiniz. Bu sanki o coğrafyaya giriş biletinizdir. Ses, devinim ve yaşam başkaca soluk alıyordur. Bunun da benzeri olmayacaktır. Taklidi olanaksızdır. O ses öyle tanıdık gelir ki yazarın bir başka metninde, hangi coğrafyada, hangi dilde hangi karakterin konuştuğunu hemen anlarsınız.

“Kendi yazdığım öyküleri yayınlatamıyorum. Ancak bilindik bir yazarın adıyla bu öyküler bir yayıncı buluyor.”

 

Öykücünün Yapması Gerekenler

Yaşam ayrıntılarını sanatın katına, anlatı estetiğine taşıması. Sıradan yaşamlarımızda o ayrıntıların aslında ne anlama geldiğini bize göstermesi. Anlattıklarını gerçekten olmuş, ya da olacakmış gibi bize inandırması. Böyle olunca kandırılmadığımız farkına bile varmayız. İlerledikçe aslında bir kurgu yalanının içinde olduğumuzun farkına bile varmayız. Okuma bitince az önce gördüğümüz düşün bir kitap boyutunda olduğunu ancak o kitabı kitaplık rafına koyduğumuzda fark eder ve irkiliriz. Ne yani az önce gördüğüm gerçek değil miydi? İşte o irkilme, kendine gelme yani gerçeğe dönme anına kadarki anı öykücünün tasarlaması gerekir. Ustalıkla. Belki de öykü yazarı sırf bu yüzden bir zaman kurgulama ustasıdır.

“Gözlem yap. Yeniden gözlem yap. Bir daha gözlem yap. Az önce eski şaibeli site yöneticisinden aldığın telefonu düşün. İlkinde açmadın. İki gün geçti. Yeniden aradı seni. Kendi koltuğundan devrilmesi için her şeyi yapan birini yaklaşan seçimde desteklemeni istiyor. Seslere karşı da kulakların açık olsun.”

 

İyi Öykü Yazmak

Bir esrime hali demeliyim buna. O esrimeyi, esrime anını yakaladığınızda iyi öykü yazabiliyorsunuz. Ham haliyle öyküyü bırakma ustalığına, yani az hatayla yazma ustalığına, eriştiğinizde iyi bir öykücü oluyorsunuz. Çok işçilik bir bakıma doğallığın önüne geçebiliyor. Yapıntı daha somurtkan kalakalıyor. Birden gelmeli iyi öykü fikri. Bir tanıklıktan sonra belki yazarın zihninde günlerce kendini biriktirmeli. Sonra birden gelebilmeli. Yani somutlaşmalı. Kelimeyi sırtına kuşanmalı o zaman ses, görüntü ve düşler.

“Ne yaparsan yap ‘iyi’ dediğin öykü zamanla daha bir üst ‘İyi’ye götürür seni. Yani ‘iyi öykü’ aslında yoktur. O sadece bir ideadır. Ütopyadır. Sadece iyi öykü yazabilmek olanağı vardır.”

 

Yazma Sebepleri ve İlham Üzerine

Gerçeklikten akıp gelen tüm yaşantı kırıntıları, evreni oluşturan her şey, iç ses dediğim yazar tezgâhında yaşamaya başlar. Bunu tetikleyen şey bazen yazardan bazen yazar dışında bir nedenden kaynaklanır. Dolayısıyla iç dünya ile dış dünya birbirini etkilemeye ve birbirinde var olmaya başlar.

Bunun için içsel bir yabancılaşma anı, dışsal bir ses, görüntü veya bir eylem yeterlidir.

“Geride bırakmak için bile yazılabilir. Yalnız kalabilmek için. Sessizliğe tapmak için. Tapınırken mırıltıları işitmek için. Apaçık o mırıltılardır ki seni bir metne götürür. Sayıklamalar da diyebiliriz. Düş ile gerçek arasındaki o ince çizgide kalmaların.”

 

 

Öyküde Anlatıcı Ve Bakış Açısı

Anlatanın baktığı yerden bakarız öyküye. Yazarın bu konuda ilk söylediği şey, ‘Bak, benim baktığım yerden bak,’ olur. Böylece karakterin gözünden(aslında o yazarın gözüdür) bakmaya başlarız. Soluk alışımızı o karakter belirler. Elimizi neye uzatacağımızı o karakter gösterir bize. Bu yazma büyüsü dedikleri şey olabilir. Bizi birileri anlattıklarıyla büyüler ve başka biri gibi hissetmeye, yaşamaya başlarız. İntihar etmiyorsak bu bir parça kurgu sayesindedir. Hep bir başkası olabileceğimize, bir başkasının yaşamını yaşayacağımıza ilişkin bir simülasyon yaratır kurgu.

 

“Sen orada oturmuş kendi yaşamını yönettiğini zannediyorsun. Ben burada oturmuş sınırsız bir coğrafyada, karakterlerin kendi hayatlarının iplerini ellerine almalarını bekliyorum. Büyük bir keyif ve esrimeyle.”

 

Öykünün Dili

Şeyler dünyasının ötesinde bir alan açıyor anlatım diliyle öykücü. Burada daha önce de kullandığım yazının metafiziği(üst kurmaca) dediğim bir alan açılıyor. Bu, yazarın düş ve anlamdan oluşmuş soyut dünyasıdır. Verili gerçek karşısına kendi karakterleri, dili ve biçemiyle yazarın kendi dünyası vardır artık. Coğrafyanın, zamanın dile geldiği yerdir orası.

 

“Yeniden var olsaydım bir öykünün dili olurdum. Çünkü ne zaman neyi anlatacağımı bilemezdim. İlk elde gerçeğin yerine kurguyu koyarak zaten işe başlamış olurdum. Bu metafor zamanla dil aracılığıyla bir imgeye, düşe dönüşmüş olurdu.”

 

Öyküde Çatışma

Daha çok içsel çatışmaları vermeyi seviyorum. Tüm çatışmaların nihai çözüm yeri içsel çatışmadır. Dolayısıyla içsel çatışma öteki tüm çatışmaları kaplar. Tanrılar bile evreni yaratırken böylesi bir içsel çatışmayı yaşamıştır. İnsan da kendi sınırlı evrenini yaratırken bu içsel çatışmadan payını alır. Zamanla bu çatışmalar dile gelir. Zıt iki kutup bir birini nasıl iterse, burada da ikili durum sürekli bir sürtüşme halindedir. Gerilimi hisseder, yaşarız. Sonra mutlaka bir yol bulacaktır bu çatışma. Ya okurun kafasında ya da yazarın dil evreninde.

“Yaz, kış. Sıcak, soğuk. Gece, gündüz. Serinkanlı, soğukkanlı. İkilik üzerine yüceliyor insan yaşamı. Bu bir tür diyalektik süreç. Bu diyalektik sürecin doğumudur (sentez) öykü. Özü de çatışmadan gelir.”

 

Öyküde Tema

Çerçeve tema bir mağazanın vitrini gibidir. Süslüdür. Albenilidir. Dikkat çeker. Ama sadece içeriye girmeniz için vardır o. Yoksa mağazanın içiyle ilgili söylenebilecek her şeyi söyleyemez. Yazarın kurgusunda dış çerçeve tema, sadece bir el etmedir. Onun etkisinden sıyrılıp merkezde, içte yer alan (üst kurmaca) temaya ulaşmak. İşte can alıcı sorun budur. Okur tüm duyargalarını burada açmak zorundadır. Ben kişisel olarak daha çok üst kurmaca zengini metinleri seviyorum.

“Bak sana ne anlatacağım biliyor musun? Bak sana ne anlatacağım biliyor musun? Bak sana ne anlatacağım biliyor musun? Bak sana ne anlatacağım biliyor musun? Bilmiyorsan beni okumaya başla.”

 

Öyküde Zaman

 Aslında öykü zamanında kimse ölmüyor. O zamanda kimse yaşlanmıyor. Öykü zamanı olduğu gibi kalan, yavaş akan bir zaman. Bunu okura da kendi gerçeklik zamanını unutturarak yaşatıyor. Ödenmemiş kredi kartınız hayatınızdan çıkıp gitmiştir. Az önce aşkınız reddedilmemiştir artık. Başka bir zamana yelken açarsınız. Sabahın ilk ışıklarındaki bembeyaz deniz görünümüdür her şey. Suyun üzerinde sürüklenmeye başlarsınız. Yok bir evrende, yok bir zamanda.

“Bir yokmuş, bir yokmuş. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir şey varmış. O şey o kadar bilinmiyormuş ki, buna durup kendi de şaşıyormuş. Öylece yaşayıp gidiyormuş. Bilinmezlik içinde. Bir gün gelmiş, yok yerden, yok bir zamanda yok biri çıkıp gelmiş. Dönüp ardına seslenmiş. ‘Beni yok yere kadar takip ettiniz. Yeter artık. Düşün yakamdan.’ Geridekiler de öyle yapmış. Yok bir yerin zamanında, yok boyunca takibi bırakmış o şey.”

 

 

Öyküde Karakter

En iyi karakter öyküde karaktersiz olmaktır. Yani karakterin çevrenin ondan gelebileceğini tahmin ettiği eylem çerçevesinin dışına çıktığı an. İşte o kutlu an öyküyü öykü yapar.  Bu yüzden karaktersiz karakterler severim ben. Önce karakteriyle girer düş dünyamıza. Sonra bambaşka bir dil tutturur. Kestiremediğiniz bir seçim veya bir davranış olabilir bu.

 

“Seni hiç tanımıyorum am çok seviyorum. Seni neden bunca sevdiğimi söylesem inanamazsın. Olmadığını bildiğim için. Sadece sana inanmak istiyorum. Var olduğuna değil. Var olabileceğine. Öyle heyecan veriyor ki bu düşünce bana anlatamam. Bu yüzden olsa gerek titriyorum. Gerçek olmaman için de gece gündüz sevinç duyuyorum. Var olsan yaşlanırsın. Şeker, tansiyon derken seni de yıpratır bu yaşam. Gelme buralara olur mu? Sen orda kal.”

 

Öyküde Mekân

Şart değil aslında. En iyi mekân, dil. Yazarın yurdu orasıdır. O yurdun hangi coğrafyada yer aldığının ne önemi var. Mekân bazen bir tuzluk olabilir. Akmak istemediği zaman, nemlendiği zamanları anlatıyor olabilir. Yine de mekân bize üst kurmacayı verme, zamanı somutlaştırma anlamında birçok veri sunar. Bunları kullanıp anlatı dünyasına doğru basamak çıkmaya başlarız.

 

“Benim en iyi mekânım çocukluğum. Onunla başladı her şey. Ben onunla başkasına bakmaya başladım. Başkasının bana nasıl baktığını onun sayesinde fark ettim. Benim en güzel mekânım çocukluğum. Sana yazdım her şeyi. San ulaşmak, senin duru suyunda yıkanmak için tüm çabam.”

 

 

 

 

 

 

*Mustafa Kurt, Abdullah Harmancı, Hale Sert ve Necip Tosun’un aralarında bulunduğu öykü sevdalılarının gerçekleştirdiği ‘Kurmaca Metin(öykü) Yazma Semineri’nin yarattığı esinle kaleme alınmıştır.