19 Şubat 2019 Salı

BALKON FOTOĞRAFLARI

Orhan Pamuk'un 'Balkon Fotoğrafları Sergisi'ni gezdim Sayın Editör. 
Gerçeğin ruh hallerini sözcüksüz anlatmayı başarmış Pamuk. Gerçeğin o belirsiz sınırlarını, o sınırların geçişliliğini veya ayrı duruşlarının fotoğraflarını çektiğini söyleyebilirim.  Kitaplarında da bu varoluş hallerini. bakışı ele aldığını hepimiz biliyoruz.
Baktığınızda resimden daha hızlı tüketilir fotoğraf. Doğrudur. Ama yine de gerçekliğe Pamuk'un objektifinden bakmak heyecanlı bir keşif oluyor.
Hilalin üstündeki kuş  birden fazla fotoğrafta karışımıza çıkıyor. Bu fotoğraflara baktığımda ayrıksı duruşun türlü halleri fotoğraflara yansıdığını gördüm. Genelde kenarda durmanın, farklı olanın, dışta kalmanın, neredeyse  kendini bütüne ait hissedemeyişin  fotoğrafları olarak da görülebilir sergi.
Hilal üstündeki yalnız kuş.benim söylediklerimi destekliyor. Doğrusu insan gerçeğinin bunca içinde olup, ona yabancı kalmayı çok güzel anlatmış fotoğraf(lar). Burada gerçeğin farklı duruşlarından söz etmeye başlayabiliriz. işte sergiden ayrılırken bende kalanları bu şekilde kısaca özetlemiş oldum. 
Yapı Kredi kitapevinin yenilenmiş halini gördüm. 
Marcus Aurelıus, Düşünceler.
Italo Calvino, Zor Sevdalar.
Mine Söğüt'Ten: Deli Kadın Hikayeleri'ni ve Gergedan'ı alıp çıktım. 
Dışarıda gerçekliği, aynı zamanda ve mekanda buluşturan bir kalabalığın arasına karıştım. 

14 Şubat 2019 Perşembe

PECOLA’NIN SARSICI EZGİSİ


Sayın Editör,
Her ne kadar anlatıcı Claudia’nın ne dediklerini merak etsek de En Mavi Göz adlı kitap Pecola
’yı anlatıyor. Pecola’nın içine doğmuş olduğu verili değerlerce nasıl paramparça edildiğini gözler önüne seriyor. Çünkü Sula adlı kitabında da görsel bir anlatım dili var Morrison’un.
En Mavi Göz bir ilk kitap. Bu kitabın neyi başarıp başarmadığını büyük bir içtenlikle kitabın sonundaki Sönsöz’de dile getiriyor yazar. Sula’da da roman üstüne söz almıştı Morrison. Bu söz almalar, yazarın yazdığı kitapla, kitabın anlatımıyla arasındaki bağı ya da kopuşu dile getirmesi açısından önemli. Metnin neyi başarıp başarmadığını, okurdaki karşılığının ne olduğu veya olabileceğinin ipuçlarını da veriyor. Pecola’nın yaşadığı tacizi okurken, yazarın söylediği gibi, acıma konforunu düşmüyoruz. Yazar  anlatım diliyle bu yolun önünü kapamış oluyor. Pecol’ya acımıyorsunuz. Bu duyguyu Raskolnikov’un baltayı havaya kaldırdığında da hissetmiş olmalıyım. Yazar okurun eline baltayı tutturuyor. Bulantıyı o şekilde sağlıyor. Varoluşun boşluklarına düşme, ardından düşünmeyi, soru sormayı getiriyor. Burada da aynısı oldu. Pecola’nın babası tarafından uğradığı taciz anlatılırken öyle itici geliyor ki, soğuk buz gibi bir metalin teninizi kestiğini hissediyorsunuz. Buza kesen bir dilin buharı tüterken, olana yaptığınız tanıklık içinizi dondurup öylece bırakıyor sizi.
Bir romanın sizi çağırması ne demektir?
Yanılsama da olsa kendinizi romanın içinde hissederek, onun bir parçası olarak romanın atmosferini solumak. Bu sorunun yanıtı bu olsa gerek.
Bu kitabında da Morrison’un beni çağıran sesine kulak verdim.
Vermesem yabancılığım beni paramparça edebilirdi.  

23 Ocak 2019 Çarşamba

KÜSEN YAZI

Sayın Editör,
En son geçen yıl bir dosya yazdım.Öykü dosyamın adı 'Babamı Kim Öldürdü?' Bir hafta içinde yazdım. Sevgilimi hastaneye bırakıyor, iş çıkışında onu alıyordum. Bir kafeye kapanıyor bir meczup yitmişliğiyle yazıyordum. Sonra araya sesler girdi. Kimden geldiğini bilmediğim. Kafamdan uyduruyordum belki. Ya da kırk yaşımı devirmeme isyan eden hücrelerin ses olarak enerjiye dönüşmesiydi işittiklerim. Bilemedim. Sonrası derin bir sessizlik. Okudum bu arada,ama yazamadım. Dün gece bir roman yazmaya başladım. Beni romana getiren yazdığım öykü dosyası oldu.
Bilgisayar ekranında son öykü dosyamı açıp düzelttim. Mayalanmıştı bir güzel. Az çapağı
vardı. Demek ki saflık  yasası bu dosyada beni buldu. Bu da iyiye işaretti.
Sonra kafamda artık beni tanınmaz hale getiren sesleri eğip bükmeye başladım. Roman. Uzun soluklu roman geliyor. Doğum gerçekleşiyor. İki gündür yazıyorum. Kesilmeden gider umarım.
Okuduklarıma gelince.
Jack Kerouac'tan 'Zen Kaçıkları' gezi romanı gibi. Felsefi meseleleri daha geniş konuşmasını isterdim romanın.
Toni Morrison'un 'Sula' adlı romanı ilk tanışma kitabımız oldu yazarıyla. Siyahi yaşamın ortasında duran mizahi dil, her şeyi kuşatıcı olmuş. Derinlik katmış kitaba. Hele yazarın karakter ortaya çıkarışı kusursuz ve imrenilesi. Morrison benim yazarlar listeme eklendi.
'Daha', 'Az' ile Hakan Günday yazarlarım listesindeydi. 'Daha' yı senaryo olarak filmde görmek aradaki bağı sıkıladı. Altınkoza'da ödül de aldı film. Galasında vardım. Unutulmaz bir güne raslantı sonucu mezun öğrencim Esra'yı katmak ayrı güzeldi.
Şimdi masamda 'Kinyas ile Kayra' var. Kayra'nın sesi peşimi bırakmıyor:
'...biz herkes olduk.Kendimize en büyük acıları ve zevkleri tattırdık. Ve artık ölüyoruz. Bunu fark etmiyor musun? En yukarıdan aşağı düşüyoruz. Ve yeri öpmemize çok az kaldı.'(s.17)

Böylece İstanbul'un büyüsü beni sarmış oldu. Tadını çıkarmalıyım.

24 Kasım 2018 Cumartesi

İstanbul Güncesi III

Sayın Editör,
Öykü yazmak dışında başka bir uğraşım daha var. Öğretmenim.Yirmi ikinci yılımı devirdim.  Yirmi iki yıla ne mi sığdırdım?
Sorular.
'Burada ne yapıyorsun?'
Sorusundan ontoloji kurduk öğrencilerimle.
Ardından, 'Ben kimim. Kimim ben?' sorusuyla ontoloji ile epistemolojiye uzandık. 'Ben' olmanın bilgisel temeli nedir?
Bu bilgiyle nasıl varlık oluruz?
Doğrusu ben soru sormanın ilk ateşleyicisi oldum. Arkası gelmiştir. Okumadan yazamam ya! Okudum. Çantamdaki kitabı hep masaya koydum. 'Çarpmaz,' dedim,
'Açın bakın!'
Böyle böyle kurdum meslek yıllarımı.
Bugün bana gelen Gülsüm'ün, Naz'ın, Sinan'ın, Gizem'in, Dilara'nın, Açelya'nın ve diğerlerinin telefon ve iletilerini hep bu
ilk sorunun bir devamı olarak gördüm.
Öğretirken öğrenciden öğrenmek güzeldi ve çıraklık ancak ustalık getirirdi.
Buna hala içten inanıyorum. 


13 Ekim 2018 Cumartesi

A.CARACO'NUN KAOSU






A.Caraco'nun Kaos'un Kutsal Kitabını okuyorum sayın editor. Cioran'dan sonra buraya terfi ettim. Bu açıdan yazarin dili benim için sarsıcı olmadı elbette.Ama beni ters yüz eden yerleri var kitabın.Bunu da itiraf etmeliyim.Söz konusu yerleri sonra sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi o kitapta söz alan kişinin bazen sıradan bir insan, peygamber,bilim insanı gittik sıra filozof  olduğunu söyleyebilirim.
Didaktik bir deyişi var Caraco'nun.Bu da onu vahiy söyleyicisine yaklaştırıyor. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorum.Kitabın 29. sayfasında şu sözler yer alıyor.
'Şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını yaratmak için sözcükleri değiştirmemiz yeter.'
Bu deyiş, günümüzün gerçeklik anlayışının resimini çekip önümüze koyuyor.
Sonuç olarak Caraco, Cioran'dan bir söylem alıyor. Ama bu söylemi kendince bir anlama bürüyor. O da işte  Caraco söylemi oluyor. En sevdiğim yerleri metafizikle hesaplaşma yerleri.İgiyle dönüp dönüp okuyorum.


20 Eylül 2018 Perşembe

İSTANBUL GÜNCESİ II (GÜN KAOSU)

Sayın Editör,
Gün kaosa geliyor. Ama biz bunun içine günlük işlerimizi koyuyoruz. Bu da yaşamın anlamı şeklinde bir yanılsama doģuruyor.
Oysa anlamı  çoktan yitirdik. Gördüğümüz bir gündüz düşü, başka deģil.
Bazen kimliklerimiz bizde dehşet duygusu uyandırıyor. Bunu görme cesaretimiz yok artık. Çünkü biz bizi yitirdik.
Bulmak iş değil. Bulmanın da bir anlamı yok.
Bulmayı maddeleştirdiğimiz ölçüde kaybolmayı kutsadık.
Sonuca gelirsek. Sonuç yok. Hala bir öncülden düşmedik.Düşmeye de niyetimiz yok.
Biz böyle iyiyiz, bizim için yeterince dibe batırıcı.
Bataklıkların içinden soluğumuzu bitirmeden çıkmaya niyetimiz yok bu yüzden.


18 Eylül 2018 Salı

İSTANBUL GÜNCESİ I

Sayın Editör,
İstanbul'da yaşam trafik gibi akıyor.  Ne zaman takılacağı ne zaman akacağı belli olmayan zamanlar bunlar.
Buraya gelir gelmez eski anılardan iz aradım.
Bu çok gerekliydi.Özellikle oğul oğul can oğul, diye sevdiğim Berkay'a Avcılar'ı gösterirken nasıl da heyecan bastı. Anlattım.
Bu sokakta ilk aylarını yaşadın.Bakıcın Firdevs.
Aa, nasıl da yeşil bir mahalle burası. Denizköşkler.
Sonra deniz kıyısına vardığımda martılar hala oradaydı. Park yeşildi.
Acıbadem  Bakırköy hastanesinde doğan oğlumu, Acıbadem Atakent hastanesine bırakıyorum. Katater takılacak. Sonrası yaşama dahil bir acı sağanağı.
O gece ağmur yağıyor. Sabaha kadar.
Şimşek buralarda farklı çakıyor.
Toprak kokusu.
Caddeler yürümek istiyorum.
Upuzun caddeler...


1 Mayıs 2018 Salı

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?


Sayın Editör,
Önce ezberinizde bulunan Cemal Süreya şiirini okuyalım. Sonra bunun üzerine yazdığım metni.
Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?
Cemal Süreya
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?
Bu başlığı atarken Cemal Süreya’nın şiir adına öykündüm. Öykündüm çünkü baba için yazılmış, uzak ama yakın en güzel şiirdir benim için Süreya’nın şiiri.
Soruyla başlıyor şiir. Biraz zaman kazanmak içindir şiire soruyla başlamak.
Biraz zaman kazanmak içindir, yaşamasızlıklara yanıt bulana kadar.
Ya da içi saran çocukluk yalnızlıklarına biraz olsun yakınlık kurabilecek birini bulmak isteyişidir.
Soruyla başlıyor ben’in tarihi. Belki de ben’e dayanmış
merdiven-sorudur. Bundandır önemi.
Sonra şiirinde şaşkınlık var ozanın. Bunu ondan ummazdım, diyor ya. Ben de burada aynısını kullanmak istiyorum. Babamdan umardım da. Annemden hiç ummazdım. Gidişi kısa sürdü. Üç gün yoğun bakım. Dördüncü gün yoruldu kalbi. Durdu.
Alıp götüreceğim seni buradan eve, demelerime karşılık kısacıktı cevabı.
“Ahhh, ahhh!”
Şimdi bu cevapta neler gizlidir bilseniz. Yaşamasızlıkları. Çocuk yaşta evliliği. At sırtında gelin gidişi. Kadın damarı kesilmiş bir bitkiye dönüşeceğini nereden bilsin at sırtındayken? Hızlı, yavaş kesiliyor bitki damarı. Bu yüzden büyüyemediği o güzel zamanlara çiçekler büyüttü saksılarda. Özellikle bizim çocukluğumuza büyüttü Vita tenekelerdeki çiçekleri. En çok gül çiçeğini sevdi. Hatta bir kardeşimin adıdır Gül. Hayatla arasındaki kesik damar yüzünden, çiçeklerin özsuyu hep aksın istedi.
Ben o, “Ahh”lara birçok şey sığdırırım daha. İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 

Hamama gittim evet. Ama en çok evimizin hamamını sevdim. Banyo, anne kucağı gibi sarmalardı bizi. Odun kazanı yanardı. Sıcak su kazanın musluğundan hayatlarımıza akardı. Gençliğimde o kazanlar kalktı. Güneş enerji panelleri damlarımıza tırmandı. Böylece o sıcak saf suyumuzu bedenlerimizden çekip aldı.
Ben en çok annemin hamamını sevdim. Tas vardı örneğin. Başını eğmezsen başına tas inerdi. Kıkardadın mı yeniden inerdi o tas. Tas çınlardı kafamızda. Sonra kulaklar, derdi annem. Kulaklarımızı yıkardık.
Bizim çocukluk lambalarımız hiç olmadı. Fanuslara büyüdü gölgelerimiz. Duvarlara yansıdı sonra. Şimdi o yorgan altına gömülmüş başlarımıza, gözlerimizden akan gözyaşlarımıza karşılık gelir o hamam tası fanuslar. 
Ben o, “Ahh”lara daha birçok şey sığdırırım daha.
İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 
Onun baktığı yerde biz vardık. Bizim baktığımız yerde de o. Annemiz. Bu yüzden sekizimiz birden onun gözü olduk. Ama onun baktığı kadar olamadık. Onu sevmelere ayıracağımız zamanları, birbirimizden nefret ederek geçirdik. Ne acı!
Ozanın şiir başlığından esinlendim. Çünkü ozanın beni’yle babasının arasına geçmişti hayat. Oradan da çıkıp gidemeyecekti.
Benim için de öyle oldu. Babamla aramıza girdi hayat. Ama asla annemle arama girmedi. Annem hayatımın kendisi oldu çünkü.
Söylemiştim size.
Ben babamdan umardım da.
Annemden hiç ummazdım.
Bu yüzden kör oldum.
Böylesi körlükte oğlumun sağlığına kavuşacağını göremeyeceğim.
Ortanca oğlumun, Babaanne uff olmuş. İlaç ver baba, iyileşsin, sözünü tutamayacağım.
Yeni çıkacak kitabımın sevincini yaşayamayacağım.
Bazen. Oyuna karışırken, gündelik hayat oyununa, bu yüzden –artık- sabırsız davranmayacağım.
Ben onun gölgesine büyümüştüm. Çocuk korkularıma. Bu yüzden dikkat ettim tüm fotoğraflarda çocuk başım ona yaslanmıştır.
Şimdi ben yaslanacak bir beden ararken. Yıkayıp alıp götürdüler onu. Kazılmış toprağa yatak serdiler. Yastığını koydular. Sonra beyazlar içinde onu yan yatırdılar mezara.
Ben çocuksu aklımla hala şu sorunun yanıtını bulamam.
Onu niye orada yalnız bıraktık?
Annemden gerçekten hiç ummazdım. Çünkü burada, Adana’da odası boş. Onun gelmesini bekliyoruz çocuklarla.
Söz Hint dizilerini izliyor diye onunla hiç söz dalaşı yapmayacağım şaka yollu.
Neden kimi zaman adalet terazisinin şaştığını da dert etmeyeceğim.
Bunları göremeyecek durumdayım çünkü.
O öldü.
Benim gözlerim kör oldu.


4 Aralık 2017 Pazartesi

EDİTÖRE MEKTUPLAR13

Sayın Editör,
Öyküde betimleme konusuna değinmek istiyorum bu mektupta.
Öykü gözlem gücü ister. Doğrudur. Yalnız bu gözlem gücünün sadece reel olana yönelmesini bekleyemeyiz öyle değil mi?
Bu gözlem gücü, ele aldığınız karakterin içine de yönelebilir kanımca. Bunu nasıl yapabiliriz? Bu konuya geliyorum şimdi.
Karakter bir ses olarak öyküde yer alabilir. Ses olarak yaşayabilir öyküde. Bu yüzden anlatımın kısa tümcelerle, şiirsel bir dili kuşanıp dile gelmesi etkileyiciliğini artırır. Okuru zorlayacak olan, karakterin fiziksel özelliklerinin verilmediği, giyim kuşamının ve olasılıkla öykü atmosferini oluşturan nesneler dünyasını en ince ayrıntısına değin anlatmayan bu öyküde izlek arama olacaktır. Şimdi düşünüyorum da, karakteri salt ses olarak öyküde tutmaya özen gösteren bir anlatım, o seslerden bize açacağı yollarla onu kafamızda canlandırmamızı sağlayabilir. Buna da öykünün etkisi diyeceğiz.
Böylesi bir anlatımın riskleri elbette yok değil. Çünkü edebiyatta geçmişten gelen bir karakter apaçık etme eğilimi var. Bu tutum kötüdür, yanlıştır demiyorum. Diyeceğim başka bir olanak da olabilir öykü için. Ne dersiniz?
Dikkat ettim. Kimi anlatı inanılmaz derecede ayrıntıya yaslanıyor. Bu yer yer sıkıcı olabiliyor. Buna karşın karakterin ses olarak var olduğu öyküde de anlatımın okuru yorması söz konusu olabilir. Okur alışkanlıkla kısa yoldan sonuca ulaşmak isteyebilir. Hazır sonlar okura bu yüzden ilgi çekici gelir bazen.
Ama öykü karakterinin salt ses olarak yapılandırıldığı kurgular, biraz daha dikkatli bir okur ister. Öyle değil mi? Sizin de öykülerinizde psikolojik iç derinlik daha çok yoğun, diyebilirsiniz.
Çılgın Patlaklar adlı öykü dosyası ses ve çağırışımdan oluşuyor. Bu dosyanın tümünde güya rastlantı sonucu bir araya gelmiş karakterler konuşuyor gibidir. Kahve ve Sigara filminde olduğu gibi. Jim Jarmush’un yönetmenliğini üstlendiği filmden söz ediyorum. Orada nesneler dile gelmez. Simgeseldirler. Bir şeyi anlatma dertleri yoktur. O nesneler çevresinde akıp giden konuşmalar/yaşamlara, kısacası an olarak insanlık hallerine odaklanır yönetmen. Nesneler sanki yokturlar. Sigara ve kahve hariç. Ötekiler önemsiz gibidir. Kahve ve sigaranın önemini daha çok vurgulamak için vardırlar.
Öykü karakterlerinin çoğunun gerçeği, gerçek olmayanla değiştirdiği bir zamanda ve atmosferde böylesi bir durum kurgunun içsel tutarlılığı açısından önemlidir. Bütünlük böyle kurulur.
Diyeceğim öykü sadece bir masa çevresinde karakterlerini toplayabilir. Karakterler sadece anlatıcı ses olarak öyküde yer aldığında kurulan atmosfer ancak havada asılı bir yer olarak kendini biçimlendirebilir. Karakterler bir araya gelir ve şunu sorarlar kendilerine. Niçin toplandık? Dikkat edin soru şu değil. Neden burada, masa çevresinde, toplandık? Niçin toplandık? Uzam(masa) önceden önemsiz gibidir. Ama sonradan anlatıda ne kadar önemli bir öğe olduğu öykü okunduk sıra açığa çıkar. Öykü eğretileme olarak masayı, düşünce; düşünceyi, masa yerine koyduğunu işaret edip bitirilebilir.
Şimdi ne oldu peki? Diye sorabilirsiniz.
Olan şu. Karakterler konuşmalar üzerinden verilirken, sezdirmelerle giydirilip kuşandırılır. Ruhundaki yükler ortaya konur. Onları bir ucundan tutup çekiştirebilir öykü. Bunu yaparken karakterin nasıl soluk alıp verdiğini, fiziksel/ruhsal özelliklerini belirgin olmasa da gösterebilir.
Öykünün diyeceğini bağırmaması şu an çok ilgimi çekiyor. Öykü ağzını gerektiğinde sıkı sıkıya kapamalı değil mi? O sıkılıkta uç vermeli öykü. Sessizce bağırmalı. Kulağı sağır eden bir sessizlikten söz ediyorum bunu söylerken. Bu daha ilgi çekici değil mi?

Esen kalın…  

25 Kasım 2017 Cumartesi

Uykusuzlar Üstüne Söyleşi


Uykusuzlar
’ın yazarı Erkan Tuncay’a Beş Soru
Özgür SOYLU

Uykusuzlar’da yayıncıya, eleştirmene, okura kırgın bir genç yazar silüeti beliriyor yer yer. O ünlü soruyu sormadan edemeyeceğim; Yıllardır yazarlığını takip ederim, yazma/yayınlama konusunda sende birikenler neler?

Sevgili Özgür bizim gibi edebiyat dergilerini mutfak belleyip, yazarlığını oradan geliştirmeye çalışanlar için -artık- çok farklı bir yayınlatma süreci söz konusu. Dergilerde pişmek geçer akçe değil. Bu açıdan bakınca kitap yayınlatmak çok kolay görünüyor şu günlerde. Bloglarda veya buna benzer ortamlarda önce okurlarını oluşturuyorsun. O aşamayı geçince kitap yayınlatabiliyorsun. Dergilerin bu açıdan bir basamak, çekim merkezi olma şansı kalmadı.
Zor bir kitap yayınlatma süreci yaşadım. Bunu açıkça dile getirmeliyim. Yayıncıya gönderdiğin kitabın düzeyinin, yayınlanması için yeterli bir koşul olmadığını öğrendim. Dolaşım değeri, satış kaygısı ve daha birçok şey belirleyici oluyor. Bunlar dışında, zarını senin için atacak yazar da olmayınca genç yazarların doğumu böyle sancılı, geç olabiliyor işte. Zaman alıyor.

Minimal, kısa kısa ya da ufarak öykünün tür olarak nerede durduğunu düşünüyorsun?

Küçürek öykü, düz yazının genetik açıdan şiire en çok benzerlik gösteren türü kanımca. Ama kesinlikle şiir değil. Az sözle çok şey söyleme ustalığı olması açısından evet şiir gibi. Ama bir gerilimi içermesi, aydınlanma anı, felsefi arka plana sahip olmasıyla da şiirden farklı olan bir tür olduğunu bize gösteriyor.
Sonuç olarak küçürek öykü, düzyazıdan çok şiirle iletişim halinde olabildiği bir yerde duruyor. Bir olanak olarak minimal öykü, geleneksel anlatı türünün sınırlarını geliştirme şansı tanıyor bize. Bu durum onu önemsememiz için yeterli bir neden bence.

Minimal, kısa kısa, ufarak öykünün şiirle ilişkisi kısa öyküyle şiir arasındaki ilişkiden ne kadar farklı?

Az önce küçürek öykünün şiirden farkını bir parça dile getirmeye çalıştım. Kısa öyküyle şiir arasındaki farka baktığımda, kısa öykünün oylumu onu şiirden uzak bir yere taşıyor. Yanı sıra sözcük ekonomisi, kısa öykü türünde öncelenen bir amaç değil. Yazar anlatıyı içsel bir duruma yoğunlaştırırken zaman, yer, karakterlerle ilgili birçok ipucu verebiliyor. Küçürek öyküde söz konusu olan bu durumlarda yazar deyim yerinde ağzını sıkı sıkıya kapatıyor. Bir aydınlanma anı üzerinden, bir kibrit çakımında anlatıyı kurup bitiriyor. Kısa öykü için bir oturuşta okunmalı denir. Küçürek öykü için oturuşa de gereksinmeniz yok. Çünkü oturuş kitabın ilk okuması için yeterli bir süre sağlıyor. Ama anlam yoğunluğu açısından yeniden metne dönmeniz gerekebiliyor. Ferit Edgü’nün Bin Bir Hece adlı yapıtını dikkate alarak bunu söyleyebilirim. Sonuç olarak minimal öyküye nazaran kısa öykü, şiire biraz daha uzak bir akraba gibi duruyor.

Başka türlerde ürünler verdiğini biliyorum. Dolayısıyla genel anlamda soruyorum bunu: Bence öykü yazmak ve öykü kitabı yazmak ya da öykü kitabı oluşturmak aynı şey değil. Her öykü her kitaba girmez, her öykünün kitapta olmazsa olmaz bir yeri vardır. Bu bağlamda Uykusuzlar için nasıl bir kitaplaşma süreci yaşadın?

Haklısın Özgür her öykü kitaplaşmaz. İyi Yolculuklar adlı kitabında sen de bunu deneyimlemiş birisin. İlk öykülerini yayınlatmaya gönül indirmeyen yazarlar var, biliyoruz. Ama ben edebiyatta kısa öyküyle gözümü açtım. Hala o alanda ürünler vermeyi sürdürüyorum. Kısa öyküde bir süre ısrar etmeyi de düşünüyorum. Ki önümüzdeki süreçte kısa öykülerim kitap bütünlüğünde okurlara ulaşacak.
Uykusuzlar’ın kitaplaşma sürecine gelince. Kısa öyküler için aldığım notlar böylesi bir kitap bütünlüğü oluşturdu. Eksiltme bu dosyada rahatlıkla yaptığım eylem oldu. Kitaba girmeyen ham hali daha uzun, eksiltmeye direnen metinler vardı. Öte yandan minimal öykü türünün sınırlarında durmayı iş edinenler de. Sen sorunca aklıma geldi. Bu dosyada sözcük sayısı azalıyor, ama öte yandan anlam hanesindeki izleklerde artış yaşanıyor. Bu yanıyla kısa öyküden daha zor bir dosya oldu Uykusuzlar.  


Tekrar minimal öyküye dönersek; ağırlıklı olarak sosyal medya kaynaklı anekdot anlatımı, afili laf söylemek, koca koca öğütler vermek peşindeki yazma/okuma alışkanlığı öykü üzerinde ne tür bir bozulma yaratıyor?

Bu söz ettiklerin zaten öykü katına çıkmıyor, çıkamıyor. Çünkü öykünün derdi anekdot anlatmak, afili laf söylemek, öğüt vermek değil. Öyküde izlek metnin içinde saklı.  Söz ettiğin sosyal medyada okur gördüğü şeyi dert edinmişken, yazar minimal öyküde gördüğünün arkasındaki görünmeyeni dert ediniyor. Bunun izini sürme okura düşüyor. Bu yanıyla küçürek öykü görünenin arkasındaki görünmeyeni ortaya çıkarma ilişkisine dönüşüyor. Bilge Karasu’dan işittiğim ‘etkin okur’ terimi burada yazarın beklediği belli tür okuma eylemine işaret etmiş oluyor. Küçürek öyküde söz söyleme sanatı, böylesi bir ‘metin metafiziği’ içeriyor. İletisi açık yazılar okumaya alışkın okur için, söz konusu ettiğim bu ‘metin metafiziği’ farklı bir okuma edimine yelken açmak anlamına geliyor.     

  

15 Kasım 2017 Çarşamba

EDİTÖRE MEKTUPLAR12

Sayın Editör,
Günlük yaşam, araya girdiğinde kurmacanın sesini yitirdiğiniz oluyor kimi zaman. Kurguyu gereksinmeyecek ölçüde şaşırtıcı bir yaşamdan söz ediyorum. Bu bir yazar için başlı başına krizdir. Yazar iç sesini, öykü sesini yitirmiştir. O zaman bir düş içinde bulur kendini. Gördüklerini bir ses ile olsun, bir öyküde var edemez. Edemeyince -artık- kendi yazar sesini de yitirmektedir. Yaşamın sunduğu algı yanılması başta sürükleyicidir. Yaşamın gündelik kaygılarını dindirmektedir. Yine de eksik bir şey vardır. Yazar kendine yabancılaşmıştır. Buna David Constantine, Kendini kaybetme, diyor. Yazar kendini kaybetmiştir. O zaman yaşamın kıyısına bir konuk olarak yerleşmiştir. Onu kendine bir türlü mal edemez. Kendini yaşama da kattığı görülmemiştir. Günler böyle geçer. Sadece okursunuz. Kimi zaman bir iki satırın altını çizdiğiniz de olur. Okumanın da iyileştirici bir gücü vardır. Yazar yazmadan, bir okur olarak yaşamını sürdürebilir. Yine de içten içe duyulan bir eksikliği gittiği her yere götürür. Aradığı nedir? En güzel arkadaş ortamında bile aşamadığı kekremsi bir tat vardır. Kendini kıyıda -bilerek- tutması bu yüzdendir. Hani arkadaşlar erken gitse de, öyküye kaldığım yerden devam edeyim, huzursuzluğu değil söz konusu olan. Kendini ortama bir türlü katamamaktır. Bir tür varoluşun kendini açmaması durumu. Çünkü yazar öykü sesini yitirmiştir. Onun bu sesi bulması için daha çok zaman vardır.
Ozan ve kısa öykü yazarı David Constantine’ye ait Oggito’dan ilk okuduğum, “Kısa Öykü ve Bilmemenin Gücü” başlıklı yazısı oldu. Yazıyı çok beğendim. Sonra merak ettim. Yazarın (ozanın?) Türkçe’ye çevrilmiş kitabı var mıdır diye. Başka Bir Ülkede adlı öykü kitabı Metis yayınlarından çıkmış. Bir öykü yazarı olarak bu kitabı ıskalamış olmak beni üzdü açıkçası. Constantine, bu ses yitirme  konusunda şunları söylüyor.
“Somut bir imgenin yanı sıra, hikâyeyi ve içindeki bir ya da daha fazla karakteri anlatabilmek içine bir sese, bir ses tonuna ihtiyacım olur. Ve şanslıysam, bu sesi ilkin ritim olarak duyarım, bir vurgu, bir aksan olarak belki ve sonra şansım yaver giderse o sesin anlatıcı ya da karakter olarak söyleyebileceği bazı sözcükleri, bir iki cümleyi duyabilirim. O zaman bunu riske etmeye hazır olurum ve bir başlangıç yapabilirim.”
Sayın Editör,
Size uzun bir süredir öykü başlangıçlarımı yitirdim, diyebilirim. Bu durumu daha iyi açıklayabilmek için yine Constantine’nin yazısından bir alıntı daha yapmam gerekiyor.
“O sesi kaybettiğimde, onu yeterince yakından dinleyemediğimde ve gerçek sesin, hikâyeye uyacak tek sesin kaçıp gitmesine izin verdiğimde kendi yolumu da kaybetmiş olurum.”
Anlamışsınızdır. Uzundur yolumu kaybettim. Gerçek acıtıcıydı. Böyle bir bilinçle içinizdeki anlatıcı sese yabancılaşmak, onun olmadığı bir güne uyanmak öyle kolay olmuyor. Kendinizi kaybetmiş oluyorsunuz. Bu yitirişin ince sızısını hiçbir şey dindirmiyor.
Bu susan ses en son, Ruh İkiziniz Ruhi adlı öyküde bırakıp gitmişti beni. O öykü sevildi sanırım. Dünyanın Öyküsü dergisinde yayınlandı. Sonra Karahindiba dergi editörü, o anlatıma yakın bir öykü istedi. (Yazık ki kapandı şimdi o güzel dergi.) Sonra Bir Yudum Kitap sitesi okurlarıyla paylaştı Ruh İkiziniz Ruhi’yi. Wattpad’te de yayınlanıp paylaşıldığını gördüm öykünün. O ses, beni o öyküde bırakıp gitmişti.
Şimdi o sesi yeniden buldum. Sanki böyle bir şeyi hiç yaşamamıştım. Yaşlanmıştım ya da. Kalkıp bir deniz kıyısına gitmiş, oradan da hiç geri dönmemiştim. Kapanmıştım.  O ses derken,  “Kastettiğim, mistik ya da gizemli bir şey değil.” Yaşamı tek bir ses, ton, tını, görünümle temsil etme yeteneğinde olandır. Ruh İkiziniz Ruhi’nin giriş tümcesindeki sese benzer biraz.
“Babam da sizin gibi yalnızlıklar parkı sakinlerinden biridir Ruhi Bey.”
Okur okumaz Ruhi Bey’e seslenen o sesin peşine takılıp gidersiniz.

Yaşamı o ilk sese. Öykü sesine. Anlatıcı sese. Öyküyü o ilk tümceyle başlatan sese yeniden kavuştum. Bu mektubu da bana yazdırtan o ses oldu sanırım.