21 Aralık 2021 Salı

BARBARLARI BEKLERKEN: Fasit Daire-Erkan Tuncay




















BARBARLARI BEKLER

KEN: Fasit Daire-Erkan Tuncay:           ‘derken gözlerimizle akarız ırmağa            raslantı ve o kutsal denge,            bilsin, tarih bilsin!            kendimi inka...

1 Aralık 2021 Çarşamba

SORULU YAZARLAR KUMPANYASI

 







1)     Yazar yazı ideasına nasıl ulaşır?

Yazar, yazı yaza yaza yazı ideasına ulaşır. Okuya okuya da okuma ideasına. Bu iki süreç birbirini tamamlar. Birbirinden çıkan öncül gibidirler. Yazmak okumayı doğurur, yutar. Sonra okumak, yazmayı.

2)      Yazar okumadan yazabilir mi?

Yazabilir. Yazmak her zaman bir olanaktır. Ama bir estetik yapı ortaya koyması zorlaşır.

3)      Yazar başka yazarı kıskanır mı?

Kıskanır. Yine de ustalaştıkça kıskanma dürtüsünü ehlileştirir. Bu dürtü gün gelir başka yapıtlar ortaya kayma enerjisinin temel dayanağı olur. Kendine dönük kıskançlık, zamanla yazar yapıtının öteki yapıtı kıskanması biçiminde var olur.

4)      Yazmayı bırakan yazar delirir mi?

Delirmez. Yazı yazarı er geç bulur. Bir yazı yazarını aramak için kafesten uçar çünkü.

5)      Yazmak eylemi kıskanç mıdır?

Evet kıskançtır. Yazmak eylemi, ‘Hiçbir şeyde gözüm yok! Sen yanımda ol yeter!’ halidir çünkü. Bu yüzden yazı yalnızlığa gelir.

6)      Mutlu yazar var mıdır? 

Mutlu yazı yoktur ki,  mutlu yazar olsun. Yazı bir şeyi ortaya koymadır. Yazar ortaya koyarken, öte yandan da bir şey çıkarır. Eler. Elenenler arasında mutluluğun da olduğu söylenir.

7)      Öykü yazının nesidir?

Öykü yazının gören gözü, roman söyleyen dilidir. Öykünün kısalığı gördüğünü azla söylemeyi bilmesinden gelir. Roman uzunluğu söyleme ustalığından. Burada söz arı görmeyi artık aşmıştır.

8)      Yazar neden susar?

Yazar toplumun aktöresiyle, siyasasıyla uzlaşınca susar. Çünkü başka benleri içselleştirmiştir. Özgün karakterleri kitaplarından salmıştır.

9)      Yazmak bir reddetme hali midir?

Öyledir. Yazar yaşadığı gerçek atmosferi reddeder. Onun yerine bir ütopya sunar.

10)  Yazarın ütopyası nedir?

        Yazarın ütopyası kraterlerin yer aldığı kitaplarıdır.

11)  Kurgu yazarın sırça köşkü müdür?

Hayır değildir. Yazarın sırça köşkü yoktur. Yazar sabah uyanır ve sıradan ‘küçük’ insanın arasına karışır.

12)  Yazının temel taşı ne olsa yeridir?

Yazmak eylemi, insanı odağına alır. Onun üzerine söz söyleme sanatıdır çünkü. Bu onu o yapan şeydir.

13)  Yazı evreni yazarın doğaüstü müdür?

Yazı evreni yazarın değil toplumun doğa üstüdür. İdealidir. Bir gün gerçekleşmeyi bekler.

14)  Yazmak, yaşamın aşırısı mıdır?

        Bazen öyledir. Çünkü şimdinin gidebileceği aşırılıkları kaleme alır yazar.

15)  Yazmak mı, yaşamak mı?

İkisi de. Yazar yazarken yaşar, yaşarken yazar. Eylemin iki yüzü vardır yazarda.

16)  Yazı yazarın turası mıdır yazısı mıdır?

Hiçbiri. Yazı yazarın attığı paranın dik gelebilme olasılığıdır. Yazar bunun kurguda olanaklı olduğunu gösterir.

17)  Çok satmak mı? Okunmak mı?

Okunmak elbette. Metnin güttüğü okurların bol olsun, dileği bu yüzden çok önemlidir.

18)  ‘Metnin güttüğü okur’ ne demektir? 

       Metni alımlayandır. Metnin kurmaca, üst kurmaca katına çıkabilen donanımlı okurdur.

19)  Yazar yaşadığını mı yazar, yazdığını mı yaşar? Her ikisi de. Nasıl yaşamın kendi kaderini tayin hakkı varsa, yazının da kendi kaderini tayin hakkı vardır. Yazı gerçek olmak idealini hep içinde taşır.

20)  Yazmak eyleminin telosu nedir?

Kurgu hep bir gün gerçekleşmek isteğini kafasında kurar. Kimi zaman yaşam kafasında hep kurgu olmak isteğini taşır.

21)  Kapalı anlatım mı açık mı?

Kapalı. Kapalı anlatımda hep okuru geliştiren bir yan vardır. Buldurur. Açık anlatım ise hazırlop önüne koyar.

22)  Yazar kime denir?

Yazmayı sayrı sınırında yaşayan kişiye denir. Yazan, bozan eyleminin taşıyıcısıdır yazar.

23)  Öykü yazarın neresine bakar?

Öykü yazarın kuyumcu titizliğine, arılaşan diline bakar.

24)  Öykü yazının neresinden bakar?

Yazının dışarıya açılan penceresinden bakar.

25)  Usta yazar kimdir?

Usta yazar usta işi okumalar yapan, insan denen yumağın ipucunu bulandır.

26)  Yazar empat mıdır?

Kesinlikle. Duygu çekim merkezi de diyebiliriz.

27)  Her kurgu bir belirleme midir?  Belirlemedir. Yaşamın geleceğine geçmişten bakarak ışık tutar.

28)  Yazın bir hafıza mıdır?

Bir insan yaşamı hafızasıdır. Buradan kolaylıkla tarihe gidebilir, insanlık fotoğrafları albümüne ulaşabilirsiniz.

29)  Yazın kıskanç bir tür müdür?

        Evet kesinlikle. Yazarın başka şeyle uğraşmasına olanak tanımaz. Tersi bir durumda yazın yazarı unutur. Hıncını ondan böylece almış olur.

 

 

22 Kasım 2021 Pazartesi

JOHN FOWLES GİBİ YAZMAK

 




Yazarın temel sorunu estetik bir arayış. Bu yol uzun bir yürüyüş gerektiriyor. Yılgınlığa düşmeden yoluna devem etmesi her yazara ait bir başarı hikâyesi olmuyor ne yazık ki.  1995 yılında başlayan öykü serüvenim bu yüzden hala bir yürüyüş şeklinde kendini gösteriyor. Akışkan bir durum elbette. Karakterler, sesler kendini duyurunca, öykü kendini toplamaya başlıyor. Tıpkı bir damla gibi. Günlerce sesleri belleğimde taşıyorum. Her arkadaş ortamında arka planda kendini duyuruyor. Gündelik seslerin yanı sıra bir metindeki üst kurmaca gibi kendini toplamayı sürdürüyor.

John Fowles ile tanışıklığımız yaklaşık bir yıl öncesine dayanıyor. Yazar Murat Gülsoy’dan işitmiştim adını. Fowles’i okuduktan sonra, hocam Murat Gülsoy’un anlatı dünyasına kimi yerlerde nasıl da esin kaynağı olduğunu görmek heyecanlandırdı beni. Oturup Fowles’a altı aylık çıraklık ettim. Okunmamış kitabı olarak sadece Daniel Martin kaldı geriye. Okuduk sıra benim de Fowles’ın büyülü yazın dünyasının etkisinde kaldığımı fark ettim. Yazarların Fowles gibi yazmak derdi olamaz elbette. En azından yeni yazma deneyimleri için kapı aralayabilir düşüncesindeyim.

Fowles’ın her kitabında farklı bir tema var. Söz konusu bu farklı temayı farklı bir teknikle ele aldığını da görürüz Fowles’ın. Uzun felsefi sorgulamaların olduğu diyaloglar, düşle gerçeğin belirsizleştiği o sınırdan söz almalar, katilin zihninden bakma uğraşları, tarihten bilindik karakterlerin yaşam öykülerinin anlatıları, bir varlık olarak yazarın metinden dönüp okura bakması, roman karakterlerinin arasına karışması Fowles anlatısının en önemli özellikleri.

Altı ay sonra öğrenciliğimi Daniel Martin’i okuyana kadar askıya aldım. Bir yandan okuyor öte yandan öykü yazıyordum. Farkında olmadan öyküye bakışımın derinlik kazandığını gördüm. Daha geniş bakabiliyordum. Öykünün içindeki atmosfere takılıp kaldığım dönemler geride kalmıştı demek ki. Şimdi artık metnin dışından bakarak tıpkı Fowles anlatısında olduğu gibi şaşırtmalar da ekleyebiliyordum anlatılarıma. Ya da düşle gerçeğin o belirsiz yerinden yazabiliyordum.

Yazar poetikasını ararken mutlaka yeni bir form bulmak istiyor. Çeşitli denemelere girişiyor. Bazen bulduğunu sandığı anlatı biçemini, bir başka gün hemen rafa kaldırabiliyor. Temeli sağlam olmayan anlatı yerlemleri bu yüzden kalıcı olmuyor. Yazar o anlatı biçeminin arkasında da duramıyor zaten. Fowles’ın farklı yanı bu. Her metinde kendi anlatı biçemini sonuna kadar savunabilecek bir yazar kavrayışına sahip olduğunu gösteriyor. Bir yazar olarak, daha fazla estetik haz alarak okuyorsunuz bu yüzden yazarın kitaplarını.

Geçenlerde dosya göndermek istediğim bir yayınevi bana şu soruyu sordu. Son okuduğunuz beş kitap nedir? Fransız Teğmeninin Kadını ardından okuduğum diğer kitaplar Fowles anlatısına bir dipnottu. Başka kitaplar okumuş olsam da, hiç düşünmeden Fowles’ın beş kitabını yazıp gönderdim.

Her yazarın anlatı evreni, beni çok renkli ve şaşırtma dolu bir dil evrenine çağırıyor. Ama Fowles’ın anlatı evreninde derin bir gözlem, metne sızan doyurucu bir felsefi argüman var. Bu argüman roman boyunca anlatılır. Onu destekleyen ya da reddeden nenler de ortaya konur. Sonuca vardığınızda, ki bu bir yanılsama da olabilir, farkında olmadan okur olarak desteklediğiniz argümanının altının gevşek bir dolgu zeminden oluştuğunu fark edersiniz.

Fowles anlatıları bu yüzden okuru uzun bir hedonist okumalar için çağırmaz. Tersine telos’un ne olduğunu keşfetmek için episteme’yi kor gibi kucağınıza bırakır.

Felsefe okudum. Yıllar önce felsefeden edebiyata bir kapı bulup girdim. Tomris Uyar Varlık dergisinde çıraklık öykülerimden birini okuyup şöyle yazmıştı. Bir gün öykünün felsefeyi kaldıramayacağını anlarsa usta işi öyküler yazabilir. Kapalıydı metinlerim o sıra. Sayıklama şeklinde dile geliyordu. Böyle bir etkiyi bir kenara bırakırsak, sıkı metinlerden keyif aldığımı çok sonra Fowles okurken fark ettim. Bu metinler anlatısını dile getirirken öte yandan üst kurmaca dediğimiz bir başka anlatıyı var ediyordu. Felsefeden edebiyata gelmek, böylece dolgusu sıkı metinlerden etkilenmek anlamına geliyordu. Bu keşif, farkındalık, aydınlanma anı, sorudan soru çıkarma, metni tıptı Tractatus’taki gibi önermeden önerme çıkararak anlatı sanatında dile getirmek anlamına geliyordu. Anlatı sanatının sınırlarını genişletmek.

Bu yüzden olacak Bilge Karasu’nun da bulunduğu o Descartes ağaç dallarımdan birinde şimdi John Fowles yazıyor.       



1 Kasım 2021 Pazartesi

TEK BİR SORU / FERİT SÜRMELİ

 Ferit Sürmeli: Uykusuzlar'daki öyküler uykuyla uyanıklık arası olan o incecik çizgide parçaların tümünü birleştiriyor. Çok az kelimeyle kurgulanan, kısa kısa, kısacık ya da kıpkısa öyküler, yoğun ve anlaşılabilir bir dil, felsefi arka plan ile şekilleniyor. İnatçı ve kolay kolay kendini ele vermeyen bu tarz öyküleri kaleme alma sürecini paylaşır mısın?

Erkan Tuncay: 


Uykusuzlar’daki öykülere Düşler/Öyküler dergisinde yayınlanan Kış adlı öykü ve sonrasında yazdığım öykülerden gelmiştim.  Kısa öykülerdi bunlar. Bu öykülerde benliğimi sarsan kimi anları yakalamaya çalıştım. Sonra uzun okumalar yaptım. Ferit Edgü’nün Binbir Hece adlı kitabı elime geçtiğinde yüzeysel olarak minimal öyküler üzerine düşünmüştüm. Ama söylemin bunca arılaşmış, saflaşmış halini ilk kez görüyordum. İçinde dünyalar barındıran bir an. Kısa, kısacık bir an kendini hemen okura vermiyordu. Çoklu okuma gerektiriyordu. Ya da en azından  belli bir ölçüde estetik beğeni gerektiriyordu. Okurun bunca aktif olduğu, yani tümcedeki anlatım hızına katıldığı, eylem ve mekânın dilde bunca az sözcükle yapılandırıldığı başka düzyazı türü yok.

Binbir Hece’nin elimden düşmediği o anlarda Hacettepe Üniversite Hastanesi ortopedi bölümünde uzun erimli bir sağaltım süreci yaşıyordum. Öykünün bana en çok yakın olduğu zamanlardı.  Çünkü ilk kez kendi benliğimi acıyla yunup yıkıyordum. Bu acıların içinden geçen başka benlikler de vardı. Ölüm önündeki eşitlik çarpıcıydı. Yaşa bakmıyordu. Burası işin öykü kısmı değildi. Ölüm ve acı karşısında servisteki öteki hastaların duruşları ilginç gelmişti bana.  Ölüm korkusu nasıl oluyorsa hırsı içine almıyordu. İnsanı o eski saflığa, çocukluğa getiriyordu. İşte o hastanede uykusuz geceler başladı. Ölümün pencere pervazına tutunup, keskin bakışını yönelttiği o koridorlarda uykusuzluk bir var olma biçimine dönüşüyordu. Sayıklamalar, elden kaçıp giden yaşama yazıklanmalar. Daha neler neler. Uykusuzluk anlarında bu kısacık metinleri kaleme aldım. Benliği soyutlayıp, en saf haliyle koydum. Çünkü yazdığım karakterler benden o an bunu talep ediyordu. O/Hakkari’de Bir Mevsim’e uzandığımda, artık derin varoluş anlarının içine girdiğimi fark ettim.

Ferit Edgü’deki doğu, benim için hastaneydi.  Benim karakterlerim bölüm 62’deki bana bir ‘doğu’ yaratmamı sağladılar. Eylem, konuşma biçimleri uykularımı kaçırıyordu. Onları kaçmış uykularında yakalıyordum. Koridorda uçtan uca giderken kapı eşiklerinde seslerine, yaşama tutunuş serüvenlerine tanıklık ediyordum. Garip bir paradoks. Bölüm 62’de hepimiz penceremizden ışığın eksildiğin görüyorduk. Başka bir biçimde de benlik gelişimi yaşıyorduk. Yani varlık dünyası azar azar yaşamımızdan çekilirken, başka biçimde benliğimizde kat ettiğimiz yol artıyordu. İnsanın kendini anlaması için varlık dünyasının siluetini bile yitirme korkusu yaşaması gerekiyor. Bu kendine gitmenin bir başka biçimi herhalde.

Uykusuzlar’daki karakterler bir tür uykusuzluk anında ‘uyanıyorlar’ diyebilirim. Uykusuzluğun böyle bir artısı var. Görmediğinizi görmeyi sağlaması ilginç bir şeydir. Uykusuzlar’daki kısacık metinlerde anlatıcı benin de ‘uyunmaları’ var. Bezen bunu bir baba figürü üstünden verdiği oluyor. Ya da bir anne çıkıp o kısacık metinlerin içinde süt veren memelerini yavrusuna mı, babaya mı verme şaşkınlığı yaşıyor.

Kemik gelmişimi, deri yarasının onması zamanla olabiliyor. Ama benliğin sargısı yok. Benliğe atel de uygulayamazsınız. Parol benlikte bir karşılık bulamaz. Ama bu yazım sürecinin benliğimde büyük bir karşılık bulduğunu söyleyebilirim. Koşarken dönüp kendime bakmış gibi hissettirdi. John Fowles Zaman Tüneli adlı kitabının bir yerinde, Tüm sanatların görevi, bir şekilde, toplumu genel olarak geliştirmektir, diyor. Doğru. Sanatçının kendisinden başlayarak, diye bir tümce eklemek isterim buna.

Elinize alıp okuduğunuz bu minimal öyküler, tüm kısacıklıkları içinde derin bir zamanı kavramaya çalışıyorlar. Bu yüzden bu metinler boş kareli küçük boy bir deftere yazıldı. O karelerde anlatıcı yazar uzun bir süre birer dolambaç silueti gördü. Kurşun kalemle yazıldıkça çıkış yolu şekillendi. Sonra uzun bir süre bu metinler üstlerinden sargıların çözülmesini beklediler. Oysa anlatıcının benlik sargıları çoktan teni bırakmış, terk etmişti. Üstlerinde kahverengiden kızıla doğru izler taşıyarak.        

Not:  Poesis dergisinin 4.sayısından alınmıştır.

UYKUSUZLAR ÜSTÜNE SÖYLEŞİ

 

Çemile Cereb: Yaratmadığınız, yazamadığınız dönemler tedirginlik yaşıyor musunuz?

Erkan Tuncay: Evet tedirginlik yaşıyorum. Sadece tedirginlik değil. Genel anlamda yaşam renklerini yitiriyor. Gerginlik de ekleniyor buna.  Sanki varoluşum anlamını yitiriyor. Bu kopukluğu kinik bir felsefi açıklamayla mantıklı hale getirmek olanaklı olmuyor. Çünkü saçmanın içine düşüveriyorum.

En fenası yazar iç sesimi yitirdiğim zamanlarda yaşanıyor. Gerçek yaşam her yönüyle sizi kuşattığında oluyor bu. Bir tür kendini kurmacaya adayamama hali. Susan iç yazar sesi, gerçeklik yüzünden az daha ölecek, soluksuz kalacak duruma geliyor.

Bu bağlamda bir şey daha eklemek istiyorum. Hocam Bilge Karasu’nun sözüdür. “Yiğit yediğiyle, yazar okuduğuyla ayakta kalır.” Okumasız geçen zamanlarımda da aynı yabancılaşmayı yaşadığımı itiraf etmeliyim.  

C.C.: Yazın dünyasında eğitimin yanı sıra usta-çırak ilişkisin gerekli mi?

E.T.: İç görü kazanmak için, yazı atölyeleri açısından soruyorsanız, eğitim neden olmasın?  Yazar Murat Gülsoy’un dediği gibi, sanat eğitimi varsa; romanın, öykünün genel anlamda yaratıcı yazarlık eğitimi neden olmasın? Daha önce farklı düşünsem de en azından öykü, roman kurgusu içine bu tür eğitimlerle sızıvermek, yazar adayının ön öğrenmeleri konusunda birikim sağlayabilir. Eğer bu eğitim almaya hazır olduğunuz bir döneme denk gelirse çok verimli olur. En azından yazın sanatı üzerine derli toplu size bir bakış açısı kazandırır.

Usta-çırak ilişkisine gelince. Benim burada kabul ettiğim tek tür usta-çırak ilişkisi edebiyata yeni bir biçem, ses katan kitaplara yaptığımız çıraklıktır. Bu çıraklık tutkusuna sadık kalarak kurmacanın yanı sıra söylemi keşfetmeyi, bozup yeniden yaratmayı iş ediniyorum.  Örneğin en son yazar John Fowles’e  altı ay boyunca çıraklık ettim. İnanılmaz kaotik bir süreçti. Bir o kadar keyifli. Dış dünyadan pılımı pırtımı toplayıp bu süre içinde Fowles’ın yazı evrenine yerleştim. Hele Fransız Teğmenin Kadını’nı okuması sırasında çıraklığımın doruk noktasına ulaştım diyebilirim.

C.C.: Yerelden evrensele edebiyatın bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.T.: Yerel olsun evrensel olsun edebiyatın geldiği noktayı olumlu değerlendiriyorum. Çünkü artık metinlerarasılık, üst-kurmaca kavramlarının edebiyata dâhil olduğuna tanıklık ettik. Yanı sıra yazarların çeşitli söylem türleriyle tanıştık, tanışıyoruz. Son yıllarda kurmaca- dil ilişkisini daha iyi görebileceğimiz yapıtlar kazandık.

Edebiyatın ‘küçük insanı’ anlatması konusunda epeyce ustalaştığını iddia edebilirim. Bunu yaparken de siyaset felsefesi, etik, ontoloji, estetik açısından da felsefece yeni bakışlar kazandırdığını bile söyleme cesareti gösterebilirim. Bunlar edebiyatın şu anki durumuna iyimser bakmaya yeterli olabilir.

Yerel edebiyat bağlamında bir şey daha söylemek istiyorum. Kulakları çınlasın şair Dolunay Aker’in bu konuya ilişkin söylediği, 1950 kuşağı edebiyatının gölgesini hala üstümüzde hissetmek ayrıca tartışılabilecek bir başka konu olabilir, diye düşünüyorum.


NOT: Bu söyleşi Poesis dergisinin 4.sayısında yayınlanmıştır.


31 Mart 2020 Salı

VERTİGO V



Vertigo 41
Vicdanla cüzdan arasına sıkışmışlığını gizlemene gerek yok! Vicdanla cüzdan arasındaki o uzun mesafeye ne atom ne de tanrılar oturup yükünü hafifletebilir. O uzun mesafe koşusu sana ait. Orada eyleyecek, orada çile çekeceksin. Ya da bildikçe mutluluğu soyunup çıplak kalmayı iş edineceksin.

Vertigo 42
Byung-Chull Han’ın Güzeli Kurtarmak kitabını okurken daha ilk başta şunu not ettim:
‘Anlamdan boşalmış, pürüzsüzün sanatı olan Pop Art, sadece duyguyu hedef alır. Düşünsel, özelinde felsefi bir teklifi yoktur (onun.)’

Vertigo 43
Ezigi Polat’ın Hiçbir Yerin Ortasında adlı öyküsünü okuduğumda anladım.
Hiçbir yerin ortası, imgenin mumunu yakarak karakterleri davet ettiğimiz, ilerisi ve gerisi olmayan yok-zamanın şimdisinde yazıp çizdiğimiz öykü ortamından başka bir şey değil.

Vertigo 44
Şiir, gece gökyüzünü ellerinle tutup sarstığın ve yere teklifsiz düşen ‘yıldız-imge’ den başka bir şey değil. Yıldızda, ışığın içine kaçan karanlık; imgede ise ‘anlam’ gizlidir bu yüzden. Bir tür tamamlama işidir şiir. İnsan eliyle kusurlu olanın dize(ye) getirilerek tamamlanması.


Vertigo 45
Hegel, sanatı görme ve duyma ile sınırlandırmakla hata etmiş. Öyle olsaydı, Bong Jo-ho’ nun Parazit filminde altı sınıfı temsil eden bodrum evi kokusunun günlerce peşim sıra gelmesini, sonra da yağmurlu bir günde o kokunun beni otobüste yakalamasını nasıl açıklayabilirdim?

Vertigo 46
Okullar 16 mart 2020’de kapatıldı. Sırasıyla işyerleri, sosyal alanlar da birkaç gün sonra kapatıldı. Evimizdeki pencereden dışarıyı gözlüyoruz. Gelecek olanı. Korona virüsünü. Tam bu sırada kendini karantinaya almayan eskicinin megafondan yayılan sesini işitiyoruz. ‘Eİskicii.’ Ses bizi sarsıyor. O eski münzevi yaşamlarımız üstüne yeniden düşünmeye zorluyor bizi. 

Vertigo 47
Korona günlerinden birine eski öğrencilerimden Ahmet’in mesajı düştü. Jım Jarmusch’un son filmini öneriyor. Hani bir zombi filmi yapacağım, ama zombi filmi olmayacak dercesine çektiği film. The Dead Don’t Die. Filmin özeti şu. Ölmüş bir ruha sahip olmak için, ille de zombi olmak gerekmez. Yaşayan ölülere bizi çeviren kapitalizmin eleştiri ruhu filmi izlediğim gece benimle sabahladı. Sabaha karşı uykumu bölen çocuk ağlama sesiyle yataktan kalktım ve koridora çıktım. Loş koridorda sallanan bir bedenle yürüyor öte yandan ağzımdan ‘twetter, watsap’ diye sayıklıyordum. İlginç Korona’nın sözünü bile etmiyordum.

Vertigo 48
Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanında Piyer ile Prens Andrey’in tartışması var. Serfler, mujikler kısacası emekçi kesim üstüne tartışıyorlar. Bu tartışmada ben Piyer tarafındaydım. Kölelik, kölenin ruhundadır ve doğuştan bir yapıdır demeye getiriyordu Prens Andrey. Bu yüzden köleyi köle ruhuyla doğasında bırakmalı.
Bunun bir bakış açısı sorunu olduğunu artık biliyoruz. Sorun o değil. Tolstoy’un gücü bu kısa tartışmaya bir insanlık tarihini sığdırmasıydı. Bir başka şey de vardı orada. Piyer de Andrey de Tolstoy’un kendisiydi. Tolstoy düalist bakışla insan ruhu denen o kuyuya, kendi ruhuna elde fenerle iniyor ve bize bir şey göstermeye çalışıyor.
  

        
    




*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO IV



Vertigo 31
Gökyüzüne ta çocukluktan beri bakmayı alışkanlık etmişimdir. Hele sabaha karşı gökyüzünü izlediğim o çocukluk günlerimi unutamıyorum. Böyle inanılmaz bir ışıma ve boşluk karşısında aklıma şu geliyor. Sonsuzluğun ne demek olduğunu bilmeden,  insanın ne olduğunu tam olarak bilmek mümkün değildir.

Vertigo 32
Stoacılığımın hükmünün, libidonun uzandığı o çıplak yere kadar geçerli olduğunu her gördüğümde yeniden şaşkınlığa düşüyorum.

Vertigo 33
Cioran: Pesimistliğin gerçeklik olarak sözcüğe dökülmüş hali.

Vertigo 34
İnsanın herhangi bir nedenle insanı öldürdüğüne tanıklık ettikçe, kımıldayan her şeye acımayı bıraktım. Böylece Cioran’ın o yüce sapkınlık dediği çilecilikle yollarımı ayırmış oldum.

Vertigo 35
“İnsan kimin için yazdığını bilmemelidir.”*
Belki de yazar kimin için yazdığını bilmeye başladıkça, çoksatar kitap yazarı olarak anılmaya başlamanın sınırlarından içeri girmiş olur.

Vertigo 36
Var olmak nedir?
Bana bu soruyu unutturan yazara da, anımsatan yazara da köle olmaya hazırım.

Vertigo 37
“Şüpheci miyim? Çileci miyim? Bu soruya, İkisi de, yanıtını vermek isterdim. Ama bu aynı zamanda, Hiçbiri, demek olmuyor mu?

Vertigo 38
Ben de uzun süre müşteriye hizmet eden bir emekçi olduğum için, üstünlük ve egomun tatmini yüzünden hiçbir zaman bahşiş vermedim garsonlara. Demek ki, empatinin zembereği bazen boşalıyor. O zaman insana hizmet etmekten çok eziyet etmeye yarıyor.

Vertigo 39
Çok iğrenç bir düş gördüm. Düşler zaten iğrençtir. Ama iğrenç olmadıklarında bile onlara bir iğrençlik atfetmek için çırpınırız dururuz.

Vertigo 40
Vertigo Taslakları adlı bölüm bittikten sonra ilk gördüğüm düş:
Biri bana nasılsın? Diye soruyor. Ses işitiyorum sadece. Ortada görünür kimse yok! Tam ağzımı açıp İyiyim, ya sen? Diye soracakken kayınım Tarık İyiyim ya sen? Diye yanıtlayıp replik çalıyor. Çok geçmeden yine görünmez bir kayınbaba bu kez ortaya ses olarak atılıyor. İdare eder, diye sesleniyor. Yani soruyu soran da yanıtlayan da başkası oluyor. Nereden böyle? Kahveden, diye yanıt geliyor. Yaşam bir replik çalma oyunu, diye geçiriyorum içimden. Yeni mi anladın? Bu ses yine görünmez özneden geliyor. Uyanana kadar, bir başkasının sesinden sorma-yanıtlama dizisi birbirini izliyor.




*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI III


Vertigo 21
Ahlakın, insan olarak var olmanın değerini boşa çıkaran Cioran’ın alzhaimerdan ölmesini metaforik  buluyorum. Düşüncenin kendini yok ederek, hiçliğe hizmet eden düşünürü hiçliğe armağan etmesi.  Akıl alır şey değil.

Vertigo 22
Dolu yağmadan önce yağmur vardı. Bardaktan boşanırcasına yağdı.  Altında oturduğum sundurmayı dövmeye başlayan dolu beni kendime getiriyor.  Kısa sürede bulvarı trafik akışı yönünde sel kaplıyor. İnsancıklar olarak böylesi tabloda ne kadar aciz kaldığımızı gördükçe içimden,  ‘İnsan yapar, tanrı bozar,’ sözü yerine, ‘İnsan yapar, doğa bozar,’ demek geliyor.  
       
Vertigo 22
Ne zaman bir sel sonucu ölen insan sayısı gelse, bir atom bir başka atoma dönüşüyormuş gibi doğal karşılıyorum. Ama insan eliyle gelen ölümleri saydırmaya başlayan haberler bende aynı etkiyi bırakmıyor.  Yanılsamalı düşüncenin atomdan öcünü almasını bir türlü sakin karşılayamıyorum bu yüzden.

Vertigo 23
Cİoran haklı. Aşırı hassas ve kırılgan biri, asla çocuk yapmamalı. Ben yaptım. Sonu gelmeyen pişmanlıklar yaşamaya o zaman başladım.

Vertigo 24
Sıkıntının kaynağı yok. Acının ise vardır, diyor üstat Cioran. Bunu derken sıkıntı hiçbir şeydir demeye getiriyor. İki yıl önce annemi yitirdiğimi ancak onun için kazılmış çukura onu indirip,  pamuk yastık üstüne yan yatırdıklarında bunu anladım. Çektiğim sıkıntı değil acıymış. Anladım. Varlığına sarılamayacağımı bilmenin getirdiği acı.

Vertigo 24
İki kişisel gelişim kitabı yazmış biri olarak iyimserlik balonunu epeyce şişirmişliğim var. Yine de Ciora’nın pesimist rüzgarına kendimi bırakmaktan uzak duramıyorum.  Ütopik iyimserliğin, gerçek  olarak ele avuca sığan kötümserliğe yenilişi.

Vertigo 25
Kendinden çok bedenini yüceltmeye bakan şeyler yapanları her gördüğümde, günde kaç kez yelleniyor? Diye soracağım geliyor. İnsan doğası ile sınırlı bir varlıktır. Diyalektik zembereğin er ya da geç yaşamımız adına kopacak olması, bedeni bayraklaştırmayı anlamsız kılıyor.

Vertigo 26
Kendine abartılı özen egonun eksikliğinin her gün ilan edilmesidir.  İnsan mal mülkten soyundukça kendine doğru yürür. Kendi olur. Dışa doğru yönelen aşırı önem, sadece ölümün karşısına konmaya çalışılan şey anlamına gelir ki, ölüm tüm bunları görmeyecek kadar gerçekçi iş görür.

Vertigo 26
İnsan annesini yitirince hiç olduğunu anlıyor. Doğuyor yeniden. Doğumu ancak o zaman gerçekleşiyor. Anne yaşadıkça insan hala kendini karnındaki gibi güvende hissediyor. Ki büyük yanılgı ancak annenin ölümü sonrası fark ediliyor. Anneye, ‘Öldün,’ dememeli bu yüzden. ‘Beni bir kez daha doğurdun,’ denmeli.

Vertigo 27
Turgut Özal Bulvarı’nda yürürken bir üniversite kursu önünden geçiyorum.  Kaldırıma konmuş masa üstünde, zor bir soruyu yanıtlamaya çalışıyor öğretmen. Sorunun zorluğunu öğretmenin kasılmasından, jest-mimiğinden anlıyorum. İşte, diyorum bir zamanlar benim de içine düştüğün o ‘her şeyi bildiğimize dair kibrin’ paramparça ediliş anı. İnsan bilen olarak, bildikleri konusunda çoğu zaman aşırı abartıya kaçıyor. Hayvanlar arasında böylesi abartı sadece insanda vardır. Bu da büyük olasılıkla bir tür çarpıtma yetisi olan hayalcilikten kaynaklanıyor. 

Vertigo 30
Baba ve oğullar olarak gri bir gökyüzü altında yürüyoruz. Sağımızdan, kimi zaman solumuzdan araçlar işliyor. Dört yaşındaki oğlum hemen sağ elimi tutuyor. On yaşındaki ağabeyine sesleniyor. ‘Sen niye babanın elini tutmuyorsun?’ Araya ben giriyorum. ‘Yaşlanınca o zaman elimi tutacak,’ diyorum. Bunu söyledikten sonra koluma giriyor on iki yaşındaki. İnsanın hep sonuca bakan kör yanından kaynaklanıyor bekleyiş, diye geçiriyorum içimden.



*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI II



Vertigo 11
X parti başkanının, kendi parti tüzüğüne aykırı davrandığını gördükçe, “İçinde bulunduğu sistemin yıkımına katkıda”* bulunduğunu düşünmeden edemiyorum. Öfke böylece beni terk ediyor.
“Zaman varlığı kemirirken öte yandan kendini de kemirir,” diyor Cioran. Bunu anlarım. Ama kendi kendini kemiren varlığı anlamakta zorlanıyorum ben.

Vertigo 12
Descartes ile Kant aklın içine geçip oturdu. Oradan dile geldiler. Onların bu dile gelişlerine fizik-metafizik evren de eşlik etti.

Vertigo 13
Joaguin Phoenix’in efsane Joker yorumunda öforinin beyinsel değil sadece, birtakım çevresel föktörden de süt emip beslendiğini gördüm. Öyle ki, öforinin gündelik yaşamı tiye alırken, evrenin nasıl da ayağımızın altından kayıp gittiğini gördüm. Boşluk hissi. Bu his yeğnide en ağır şey.

Vertigo 14
“İnsan yolunu şaşırmış bir hayvandır ve şüphenin pençesine düştüğünde, eğer ötekiyle savaşmaktan zevk almaz hale gelmişse, bu sefer kendine yönelir ve hiç merhamet etmeden kendine eziyet eder.”*
Ben, ötekiyle savaşmayı çoktan bıraktım. Şimdi tek başıma yürüdüğüm bu yolu ak saçlarımla taçlandırmaya çalışıyorum. Aklık, kendimi nasıl da yiyip bitirdiğime işaret ediyor olsa gerek.

Vertigo 15
“Hükmün ertelenmesini umutsuz bir (iç) sorgulamaya dönüştür(medikçe)* tarihin sonu gelmeyecektir. Ama bak şimdi yargı ertelenmiyor. Tarih bildiğini okumaya devam ediyor.

Vertigo 16
Dostuma kusurunu söyledim.
Artık beni aramıyor.
“Hiçbir dostluk abartılı dürüstlüğü kaldırmaz,”* derken  Cioran haklıymış.

Vertigo 17
Sınırsız hayranlık ancak yaşamda var olmayan bir yazar için mümkün olabilir.  Aksi durumda gün ışığı o hayranlığı kemirip durur. Bu yüzden gün ışığı, yüzleşmek için felsefi bir yol olarak da ele alınabilir.
X adlı yazarın kitap satışını artırmak için çabaladığını gördükçe bunlar aklıma geldi.

Vertigo 18
Raskolnikov’un baltayı kafasına indirmeden önce tefeci kadının, ölümü bir rehine olarak kabul ettiğini düşünmek eğilimindeyim.

Vertigo 19
Ölümlülük düşüncesi gün boyu peşimden geliyor. Sanırım çoğunlukla verili yaşamdan zevk almamam bundan. Odaya girip soyunana kadar beni takip ediyor. Hatta sevgilimle arama girip o da soyunuyor.  Tatmin olduktan sonraki beş saniye.  İşte o zaman ölümün hükmü sürmüyor.  O beş saniyeye ömrümü  sığdırabilir miyim? Şimdi bunun için uğraşıyorum.

Vertigo 20
Tatmin sonrası o kısa süre, evrendeki tüm güç odaklarını boşa çıkardığınız yegâne sürenizdir.



*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI I


Cioran’ı severim.  Onun Parçalar* adlı kitabını yeni bitirdim. Burukluk, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne gibi kitaplardaki düşüncelerini daha da billurlaştırmış, saflaştırmış sanki.  Özellikle kitabın ‘Vertigo Taslakları’ bölümü en çok sevdiğim yer oldu. Bu taslakları okurken ben de çeşitli notlar aldım. Ferit Edgü kitaplarının insanı yazmaya kışkırttığını bilirim. Çünkü her şeyi söylemez. Burada da benzer bir durum söz konusuydu.  Cioran söz aldığında sessizce dinliyorsunuz. Noktayı koymuyor.  Birden ortalık kısa süren bir sessizliğe bürünüyor. Sonra kafanıza az önce söylenenler üstüne söz alan konuşmalar üşüşüyor. Ben de o konuşmaları yazdım işte.

Vertigo 1

Nereye dönsem mutsuz insanlar. Birileri bir sabah erkenden uyanıp, bu insanların yaşama amacını ellerinden alıyor.

Vertigo 2
‘Yatamayacağım kıza hediye almam,’ diyor bir genç. Yanındakiler de onu destekliyor. Böylece amacı, araca kolay feda eden bu gençlere koca bir gelecek teslim etmek bana korkunç geliyor.

Vertigo 3
‘Babam hapiste, hısımlarımızı arabada taradı,’ dedi öğrencim.
Aradan iki hafta geçmedi gelip beni koridorda buldu. ‘Böyle heyecanlı, sürükleyici bir kitap önerir misiniz?’ dedi.
Ben de Adam Fawer’ın Olasılıksız kitabını önerdim ona.
Belki oradan yola çıkıp, ‘Babamın hasımlarını taramama olasılığı yüzde kaç?’ diye kendine soru sorar. Sonra da olasılığın Tanrı’yı bile yorduğunu fark eder, diye düşündüm.

Vertigo 4
Vicdansızlar arasında, sürekli kanayan bir vicdanla dolaşmak beni bir gün öldürecek.

Vertigo 5
Ev dışında bir yerde oturmuş kitap okuyorum. Birden telefon çalıyor. Oğlum, ‘Baba gel,’ diye ağlıyor telefonun öteki ucunda. Benimle su yüzüne çıkacağını düşünüyor. Benim gün gün suyun altına çekildiğimi aklına getireceği yaşı bekliyorum.  O zamanın işimi bitirececeğini bilerek.

Vertigo 6 
 ‘Uykusuzluk getiren her an, zamana rakip olur,’ diyor Cioran. Böyle ağır bir anı yaşamak istemezdim tercih bana kalsa.  Tercih bana kalmadığına göre o an geldiğinde, varlığın öte yüzü olan hiçlikle göz göze geldiğimi kabul ederdim.

Vertigo 7
“Kendini öldürme yetisi Plinus’a göre, ‘İnsana bahşedilmiş en büyük nimettir.’ Böyle bir istekten ve böyle bir şanstan mahrum olduğu için tanrıya acır.”* Tam bundan söz edecekken, ‘Bıktım artık. Tahammülüm kalmadı. Bak! Yine ayakkabı bağcıklarını bağlamamışsın,’ diye haykırıyor kadın çocuğuna. İnsanın ulvi dertleri de varmış. Böyle aşırı sığ dertleri de.

Vertigo 8
‘Al kitaplarını git,’ diyor. Uzaklığı kastetmiyor, ‘Git!’ dediğinde.  Ortam değiştirmekten söz ediyor. Çünkü o da biliyor zamanımın efendisi olmadığımı. Efendi, köleyi azat ediyor. Köle adımını atar atmaz, prangasının zincir sesleri ortalığa saçılıyor.

Vertigo 9
Yan masadaki kadın lattesini içiyor. Bulvarda trafiğin gürültüsünün fazla olduğu bir saat. Kadın tüm çevreden soyutlanmış, yan oturttuğu telefonunda meyveleri eşleştirip patlatma oyunu oynuyor. Emekli erkeklerin kahvehanesinden geçerken de aynı manzarayı görüyorum. Bu kez ellerinde telefon değil iskambil kâğıtları oluyor. Böyle bir zaman harcama cömertliği ölüme karşı bir tür itiraz gibi geliyor bana. Yaradılışın anlamını boşa çıkarma.

 Vertigo 10
Cioran’ın okuduğum bu kitabı* içimdeki gittikçe kütlesi azalmış kutsallığın son kırıntısını da parçaladı. Kitapta gövde parçalanıyor. Parçalanırken fizik, metafizik tüm her şey de aynı oranda nasibini alıyor bu parçalanmadan. Bir tür yok oluş. Düşüncesizlik, maddesizlik ve inançsızlık hali. Ama o da biliyor maddenin bildiğini okumaya devam ettiğini. 




*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.



17 Şubat 2020 Pazartesi

Editöre Mektuplar 14


Sayın Editör,
Doğrusu bir gün karşıma çıkıp, bir varlık kazanacağınızı umuyorum. Bu beklenti içindeyim. 2020 yılının ilk mektubu bu. Gecikti farkındayım. Ama size bu mektubu yazabilmek için biraz birikmem gerekiyordu. Kendimi biriktirmem. Ben'im dağılıveriyor birden. İş, gündelik kaygılar, sıkışmışlık duygusu veren aile yaşamı... Bildiğiniz gibi her şey. Yine de yazabilmeye olan inancımı yitirmedim. Dağılıverdiğim yerden beni toplayan yaşantılara gelince... Hemen size duyuruvereyim size. Haruki Murukami'den "Mesleğim Yazarlık' kitabını okudum. Yazarın üç romanından sonra geldiğim kitabıydı bu. Kendimden bir şeyler bulacağıma inanarak kitabı okudum. Öyle de oldu. Murakami'nin özellikle şu yazarlık ilkesi beni epey etkiledi. 'İçinden geldiği gibi yazmak.' Sonra belki bu konuya dönerim yine. Bir başka önemli şey, Oscar Ödülünü alan yönetmen Bong Joo-ho'nun 'Parazit' filmini sevgilimle izlemem oldu. Martin Scorsese ve Qentin Tarantino tezgahında dokunmuş bir yönetmenin bakış açısı vardı filmde. Yönetmen bu filminde etik, adalet, sınıflaşma üzerine bir bakış açısı sunuyor. Adaleti, tabakalaşmayı kalkıp bir kokuya hapsedecek kadar 'cin' bir bakış açısından söz ediyorum. Bu film sayesinde de biraz daha dağılmışlığımı toplayarak bu mektup başına oturdum. Sonra bir kahve molası verdim. Minimal öykülere bakarken bir tanesine yakalandım ki buraya almadan, sizinle paylaşmadan edemezdim. Tersten de okuduğunuzda anlam bütünlüğünü yitirmeyen bu öyküyü, dağılmışlığımı biraz daha toplamamı sağlayan öteki yaşantılara ulayarak sizin yokluğunuza armağan ediyorum. Esen kalın...

"Kalem


Bu kez köpekler susmuş,  ağustos böcekleri söz almıştı.

Yeniden masaya geçtim.

Yayınevi reddetti dosyayı.

Dosyanın son noktası buydu.

Kalemin biri bir öykü aramaya çıktı.

Sonra esinlenip ben de yazdım.

O zaman belleğimde yeniden kavramsal anlam yer değiştirdi.

Özgürlük ide midir? Yoksa eylem mi?

Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı.

Açıp okudum.

Kafka’nın Aforizmaları.

Elime küçücük bir kitap geçti.

Ağustos böcekleri susmuştu.

Dışarıdan köpek havlamaları geliyordu.

Geceydi. "