31 Mart 2020 Salı

VERTİGO IV



Vertigo 31
Gökyüzüne ta çocukluktan beri bakmayı alışkanlık etmişimdir. Hele sabaha karşı gökyüzünü izlediğim o çocukluk günlerimi unutamıyorum. Böyle inanılmaz bir ışıma ve boşluk karşısında aklıma şu geliyor. Sonsuzluğun ne demek olduğunu bilmeden,  insanın ne olduğunu tam olarak bilmek mümkün değildir.

Vertigo 32
Stoacılığımın hükmünün, libidonun uzandığı o çıplak yere kadar geçerli olduğunu her gördüğümde yeniden şaşkınlığa düşüyorum.

Vertigo 33
Cioran: Pesimistliğin gerçeklik olarak sözcüğe dökülmüş hali.

Vertigo 34
İnsanın herhangi bir nedenle insanı öldürdüğüne tanıklık ettikçe, kımıldayan her şeye acımayı bıraktım. Böylece Cioran’ın o yüce sapkınlık dediği çilecilikle yollarımı ayırmış oldum.

Vertigo 35
“İnsan kimin için yazdığını bilmemelidir.”*
Belki de yazar kimin için yazdığını bilmeye başladıkça, çoksatar kitap yazarı olarak anılmaya başlamanın sınırlarından içeri girmiş olur.

Vertigo 36
Var olmak nedir?
Bana bu soruyu unutturan yazara da, anımsatan yazara da köle olmaya hazırım.

Vertigo 37
“Şüpheci miyim? Çileci miyim? Bu soruya, İkisi de, yanıtını vermek isterdim. Ama bu aynı zamanda, Hiçbiri, demek olmuyor mu?

Vertigo 38
Ben de uzun süre müşteriye hizmet eden bir emekçi olduğum için, üstünlük ve egomun tatmini yüzünden hiçbir zaman bahşiş vermedim garsonlara. Demek ki, empatinin zembereği bazen boşalıyor. O zaman insana hizmet etmekten çok eziyet etmeye yarıyor.

Vertigo 39
Çok iğrenç bir düş gördüm. Düşler zaten iğrençtir. Ama iğrenç olmadıklarında bile onlara bir iğrençlik atfetmek için çırpınırız dururuz.

Vertigo 40
Vertigo Taslakları adlı bölüm bittikten sonra ilk gördüğüm düş:
Biri bana nasılsın? Diye soruyor. Ses işitiyorum sadece. Ortada görünür kimse yok! Tam ağzımı açıp İyiyim, ya sen? Diye soracakken kayınım Tarık İyiyim ya sen? Diye yanıtlayıp replik çalıyor. Çok geçmeden yine görünmez bir kayınbaba bu kez ortaya ses olarak atılıyor. İdare eder, diye sesleniyor. Yani soruyu soran da yanıtlayan da başkası oluyor. Nereden böyle? Kahveden, diye yanıt geliyor. Yaşam bir replik çalma oyunu, diye geçiriyorum içimden. Yeni mi anladın? Bu ses yine görünmez özneden geliyor. Uyanana kadar, bir başkasının sesinden sorma-yanıtlama dizisi birbirini izliyor.




*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI III


Vertigo 21
Ahlakın, insan olarak var olmanın değerini boşa çıkaran Cioran’ın alzhaimerdan ölmesini metaforik  buluyorum. Düşüncenin kendini yok ederek, hiçliğe hizmet eden düşünürü hiçliğe armağan etmesi.  Akıl alır şey değil.

Vertigo 22
Dolu yağmadan önce yağmur vardı. Bardaktan boşanırcasına yağdı.  Altında oturduğum sundurmayı dövmeye başlayan dolu beni kendime getiriyor.  Kısa sürede bulvarı trafik akışı yönünde sel kaplıyor. İnsancıklar olarak böylesi tabloda ne kadar aciz kaldığımızı gördükçe içimden,  ‘İnsan yapar, tanrı bozar,’ sözü yerine, ‘İnsan yapar, doğa bozar,’ demek geliyor.  
       
Vertigo 22
Ne zaman bir sel sonucu ölen insan sayısı gelse, bir atom bir başka atoma dönüşüyormuş gibi doğal karşılıyorum. Ama insan eliyle gelen ölümleri saydırmaya başlayan haberler bende aynı etkiyi bırakmıyor.  Yanılsamalı düşüncenin atomdan öcünü almasını bir türlü sakin karşılayamıyorum bu yüzden.

Vertigo 23
Cİoran haklı. Aşırı hassas ve kırılgan biri, asla çocuk yapmamalı. Ben yaptım. Sonu gelmeyen pişmanlıklar yaşamaya o zaman başladım.

Vertigo 24
Sıkıntının kaynağı yok. Acının ise vardır, diyor üstat Cioran. Bunu derken sıkıntı hiçbir şeydir demeye getiriyor. İki yıl önce annemi yitirdiğimi ancak onun için kazılmış çukura onu indirip,  pamuk yastık üstüne yan yatırdıklarında bunu anladım. Çektiğim sıkıntı değil acıymış. Anladım. Varlığına sarılamayacağımı bilmenin getirdiği acı.

Vertigo 24
İki kişisel gelişim kitabı yazmış biri olarak iyimserlik balonunu epeyce şişirmişliğim var. Yine de Ciora’nın pesimist rüzgarına kendimi bırakmaktan uzak duramıyorum.  Ütopik iyimserliğin, gerçek  olarak ele avuca sığan kötümserliğe yenilişi.

Vertigo 25
Kendinden çok bedenini yüceltmeye bakan şeyler yapanları her gördüğümde, günde kaç kez yelleniyor? Diye soracağım geliyor. İnsan doğası ile sınırlı bir varlıktır. Diyalektik zembereğin er ya da geç yaşamımız adına kopacak olması, bedeni bayraklaştırmayı anlamsız kılıyor.

Vertigo 26
Kendine abartılı özen egonun eksikliğinin her gün ilan edilmesidir.  İnsan mal mülkten soyundukça kendine doğru yürür. Kendi olur. Dışa doğru yönelen aşırı önem, sadece ölümün karşısına konmaya çalışılan şey anlamına gelir ki, ölüm tüm bunları görmeyecek kadar gerçekçi iş görür.

Vertigo 26
İnsan annesini yitirince hiç olduğunu anlıyor. Doğuyor yeniden. Doğumu ancak o zaman gerçekleşiyor. Anne yaşadıkça insan hala kendini karnındaki gibi güvende hissediyor. Ki büyük yanılgı ancak annenin ölümü sonrası fark ediliyor. Anneye, ‘Öldün,’ dememeli bu yüzden. ‘Beni bir kez daha doğurdun,’ denmeli.

Vertigo 27
Turgut Özal Bulvarı’nda yürürken bir üniversite kursu önünden geçiyorum.  Kaldırıma konmuş masa üstünde, zor bir soruyu yanıtlamaya çalışıyor öğretmen. Sorunun zorluğunu öğretmenin kasılmasından, jest-mimiğinden anlıyorum. İşte, diyorum bir zamanlar benim de içine düştüğün o ‘her şeyi bildiğimize dair kibrin’ paramparça ediliş anı. İnsan bilen olarak, bildikleri konusunda çoğu zaman aşırı abartıya kaçıyor. Hayvanlar arasında böylesi abartı sadece insanda vardır. Bu da büyük olasılıkla bir tür çarpıtma yetisi olan hayalcilikten kaynaklanıyor. 

Vertigo 30
Baba ve oğullar olarak gri bir gökyüzü altında yürüyoruz. Sağımızdan, kimi zaman solumuzdan araçlar işliyor. Dört yaşındaki oğlum hemen sağ elimi tutuyor. On yaşındaki ağabeyine sesleniyor. ‘Sen niye babanın elini tutmuyorsun?’ Araya ben giriyorum. ‘Yaşlanınca o zaman elimi tutacak,’ diyorum. Bunu söyledikten sonra koluma giriyor on iki yaşındaki. İnsanın hep sonuca bakan kör yanından kaynaklanıyor bekleyiş, diye geçiriyorum içimden.



*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI II



Vertigo 11
X parti başkanının, kendi parti tüzüğüne aykırı davrandığını gördükçe, “İçinde bulunduğu sistemin yıkımına katkıda”* bulunduğunu düşünmeden edemiyorum. Öfke böylece beni terk ediyor.
“Zaman varlığı kemirirken öte yandan kendini de kemirir,” diyor Cioran. Bunu anlarım. Ama kendi kendini kemiren varlığı anlamakta zorlanıyorum ben.

Vertigo 12
Descartes ile Kant aklın içine geçip oturdu. Oradan dile geldiler. Onların bu dile gelişlerine fizik-metafizik evren de eşlik etti.

Vertigo 13
Joaguin Phoenix’in efsane Joker yorumunda öforinin beyinsel değil sadece, birtakım çevresel föktörden de süt emip beslendiğini gördüm. Öyle ki, öforinin gündelik yaşamı tiye alırken, evrenin nasıl da ayağımızın altından kayıp gittiğini gördüm. Boşluk hissi. Bu his yeğnide en ağır şey.

Vertigo 14
“İnsan yolunu şaşırmış bir hayvandır ve şüphenin pençesine düştüğünde, eğer ötekiyle savaşmaktan zevk almaz hale gelmişse, bu sefer kendine yönelir ve hiç merhamet etmeden kendine eziyet eder.”*
Ben, ötekiyle savaşmayı çoktan bıraktım. Şimdi tek başıma yürüdüğüm bu yolu ak saçlarımla taçlandırmaya çalışıyorum. Aklık, kendimi nasıl da yiyip bitirdiğime işaret ediyor olsa gerek.

Vertigo 15
“Hükmün ertelenmesini umutsuz bir (iç) sorgulamaya dönüştür(medikçe)* tarihin sonu gelmeyecektir. Ama bak şimdi yargı ertelenmiyor. Tarih bildiğini okumaya devam ediyor.

Vertigo 16
Dostuma kusurunu söyledim.
Artık beni aramıyor.
“Hiçbir dostluk abartılı dürüstlüğü kaldırmaz,”* derken  Cioran haklıymış.

Vertigo 17
Sınırsız hayranlık ancak yaşamda var olmayan bir yazar için mümkün olabilir.  Aksi durumda gün ışığı o hayranlığı kemirip durur. Bu yüzden gün ışığı, yüzleşmek için felsefi bir yol olarak da ele alınabilir.
X adlı yazarın kitap satışını artırmak için çabaladığını gördükçe bunlar aklıma geldi.

Vertigo 18
Raskolnikov’un baltayı kafasına indirmeden önce tefeci kadının, ölümü bir rehine olarak kabul ettiğini düşünmek eğilimindeyim.

Vertigo 19
Ölümlülük düşüncesi gün boyu peşimden geliyor. Sanırım çoğunlukla verili yaşamdan zevk almamam bundan. Odaya girip soyunana kadar beni takip ediyor. Hatta sevgilimle arama girip o da soyunuyor.  Tatmin olduktan sonraki beş saniye.  İşte o zaman ölümün hükmü sürmüyor.  O beş saniyeye ömrümü  sığdırabilir miyim? Şimdi bunun için uğraşıyorum.

Vertigo 20
Tatmin sonrası o kısa süre, evrendeki tüm güç odaklarını boşa çıkardığınız yegâne sürenizdir.



*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.

VERTİGO NOTLARI I


Cioran’ı severim.  Onun Parçalar* adlı kitabını yeni bitirdim. Burukluk, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne gibi kitaplardaki düşüncelerini daha da billurlaştırmış, saflaştırmış sanki.  Özellikle kitabın ‘Vertigo Taslakları’ bölümü en çok sevdiğim yer oldu. Bu taslakları okurken ben de çeşitli notlar aldım. Ferit Edgü kitaplarının insanı yazmaya kışkırttığını bilirim. Çünkü her şeyi söylemez. Burada da benzer bir durum söz konusuydu.  Cioran söz aldığında sessizce dinliyorsunuz. Noktayı koymuyor.  Birden ortalık kısa süren bir sessizliğe bürünüyor. Sonra kafanıza az önce söylenenler üstüne söz alan konuşmalar üşüşüyor. Ben de o konuşmaları yazdım işte.

Vertigo 1

Nereye dönsem mutsuz insanlar. Birileri bir sabah erkenden uyanıp, bu insanların yaşama amacını ellerinden alıyor.

Vertigo 2
‘Yatamayacağım kıza hediye almam,’ diyor bir genç. Yanındakiler de onu destekliyor. Böylece amacı, araca kolay feda eden bu gençlere koca bir gelecek teslim etmek bana korkunç geliyor.

Vertigo 3
‘Babam hapiste, hısımlarımızı arabada taradı,’ dedi öğrencim.
Aradan iki hafta geçmedi gelip beni koridorda buldu. ‘Böyle heyecanlı, sürükleyici bir kitap önerir misiniz?’ dedi.
Ben de Adam Fawer’ın Olasılıksız kitabını önerdim ona.
Belki oradan yola çıkıp, ‘Babamın hasımlarını taramama olasılığı yüzde kaç?’ diye kendine soru sorar. Sonra da olasılığın Tanrı’yı bile yorduğunu fark eder, diye düşündüm.

Vertigo 4
Vicdansızlar arasında, sürekli kanayan bir vicdanla dolaşmak beni bir gün öldürecek.

Vertigo 5
Ev dışında bir yerde oturmuş kitap okuyorum. Birden telefon çalıyor. Oğlum, ‘Baba gel,’ diye ağlıyor telefonun öteki ucunda. Benimle su yüzüne çıkacağını düşünüyor. Benim gün gün suyun altına çekildiğimi aklına getireceği yaşı bekliyorum.  O zamanın işimi bitirececeğini bilerek.

Vertigo 6 
 ‘Uykusuzluk getiren her an, zamana rakip olur,’ diyor Cioran. Böyle ağır bir anı yaşamak istemezdim tercih bana kalsa.  Tercih bana kalmadığına göre o an geldiğinde, varlığın öte yüzü olan hiçlikle göz göze geldiğimi kabul ederdim.

Vertigo 7
“Kendini öldürme yetisi Plinus’a göre, ‘İnsana bahşedilmiş en büyük nimettir.’ Böyle bir istekten ve böyle bir şanstan mahrum olduğu için tanrıya acır.”* Tam bundan söz edecekken, ‘Bıktım artık. Tahammülüm kalmadı. Bak! Yine ayakkabı bağcıklarını bağlamamışsın,’ diye haykırıyor kadın çocuğuna. İnsanın ulvi dertleri de varmış. Böyle aşırı sığ dertleri de.

Vertigo 8
‘Al kitaplarını git,’ diyor. Uzaklığı kastetmiyor, ‘Git!’ dediğinde.  Ortam değiştirmekten söz ediyor. Çünkü o da biliyor zamanımın efendisi olmadığımı. Efendi, köleyi azat ediyor. Köle adımını atar atmaz, prangasının zincir sesleri ortalığa saçılıyor.

Vertigo 9
Yan masadaki kadın lattesini içiyor. Bulvarda trafiğin gürültüsünün fazla olduğu bir saat. Kadın tüm çevreden soyutlanmış, yan oturttuğu telefonunda meyveleri eşleştirip patlatma oyunu oynuyor. Emekli erkeklerin kahvehanesinden geçerken de aynı manzarayı görüyorum. Bu kez ellerinde telefon değil iskambil kâğıtları oluyor. Böyle bir zaman harcama cömertliği ölüme karşı bir tür itiraz gibi geliyor bana. Yaradılışın anlamını boşa çıkarma.

 Vertigo 10
Cioran’ın okuduğum bu kitabı* içimdeki gittikçe kütlesi azalmış kutsallığın son kırıntısını da parçaladı. Kitapta gövde parçalanıyor. Parçalanırken fizik, metafizik tüm her şey de aynı oranda nasibini alıyor bu parçalanmadan. Bir tür yok oluş. Düşüncesizlik, maddesizlik ve inançsızlık hali. Ama o da biliyor maddenin bildiğini okumaya devam ettiğini. 




*Parçalar,  E.M Cioran, çev. Siren İdemen, Metis yay.



17 Şubat 2020 Pazartesi

Editöre Mektuplar 14


Sayın Editör,
Doğrusu bir gün karşıma çıkıp, bir varlık kazanacağınızı umuyorum. Bu beklenti içindeyim. 2020 yılının ilk mektubu bu. Gecikti farkındayım. Ama size bu mektubu yazabilmek için biraz birikmem gerekiyordu. Kendimi biriktirmem. Ben'im dağılıveriyor birden. İş, gündelik kaygılar, sıkışmışlık duygusu veren aile yaşamı... Bildiğiniz gibi her şey. Yine de yazabilmeye olan inancımı yitirmedim. Dağılıverdiğim yerden beni toplayan yaşantılara gelince... Hemen size duyuruvereyim size. Haruki Murukami'den "Mesleğim Yazarlık' kitabını okudum. Yazarın üç romanından sonra geldiğim kitabıydı bu. Kendimden bir şeyler bulacağıma inanarak kitabı okudum. Öyle de oldu. Murakami'nin özellikle şu yazarlık ilkesi beni epey etkiledi. 'İçinden geldiği gibi yazmak.' Sonra belki bu konuya dönerim yine. Bir başka önemli şey, Oscar Ödülünü alan yönetmen Bong Joo-ho'nun 'Parazit' filmini sevgilimle izlemem oldu. Martin Scorsese ve Qentin Tarantino tezgahında dokunmuş bir yönetmenin bakış açısı vardı filmde. Yönetmen bu filminde etik, adalet, sınıflaşma üzerine bir bakış açısı sunuyor. Adaleti, tabakalaşmayı kalkıp bir kokuya hapsedecek kadar 'cin' bir bakış açısından söz ediyorum. Bu film sayesinde de biraz daha dağılmışlığımı toplayarak bu mektup başına oturdum. Sonra bir kahve molası verdim. Minimal öykülere bakarken bir tanesine yakalandım ki buraya almadan, sizinle paylaşmadan edemezdim. Tersten de okuduğunuzda anlam bütünlüğünü yitirmeyen bu öyküyü, dağılmışlığımı biraz daha toplamamı sağlayan öteki yaşantılara ulayarak sizin yokluğunuza armağan ediyorum. Esen kalın...

"Kalem


Bu kez köpekler susmuş,  ağustos böcekleri söz almıştı.

Yeniden masaya geçtim.

Yayınevi reddetti dosyayı.

Dosyanın son noktası buydu.

Kalemin biri bir öykü aramaya çıktı.

Sonra esinlenip ben de yazdım.

O zaman belleğimde yeniden kavramsal anlam yer değiştirdi.

Özgürlük ide midir? Yoksa eylem mi?

Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı.

Açıp okudum.

Kafka’nın Aforizmaları.

Elime küçücük bir kitap geçti.

Ağustos böcekleri susmuştu.

Dışarıdan köpek havlamaları geliyordu.

Geceydi. "

19 Ekim 2019 Cumartesi

BARBARLARI BEKLERKEN: ÇOKLU SÖYLEŞİ 1 (MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN, DOLUNAY AKE...

















BARBARLARI BEKLERKEN: ÇOKLU SÖYLEŞİ 1 (MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN, DOLUNAY AKE...: Mehmet Özkan Şüküran: Zaman şiirin paradigmasını değiştiriyor, bozuyor. Bunlar yeni açılımlar, yeni sorunlar eklenerek de oluyor elb...

PİGGLE








Piggle*
Belirtiler
Size içinden geçtiğim bakım serüvenini anlatmam gerekiyor.
Bunun için Freud’dan başlamak gerek. Sigmund Freud’da sevdiğim şey sadece dürtüsel yanımız olan cinsellik(önceliği buna veriyorum) ve saldırganlık keşfi değil. Bunların da içinde yer aldığı bilinçaltı sistemi.
Bu yüzden az önce rüya gören oğlumun (Ayberk 3,5 yaşında) dakikalarca ağlayıp annesine neden ağladığını söylememesi şeklinde açığa çıkan kişilik inşasına, Freud’un bilinçaltı teorisi ışık tutabilir düşüncesindeyim.
Biz bu çocuğu anormal görme eğilimindeyiz. Ama kitabı* okudukça bu eğilimin tamamen dayanaksız olduğunu gördüm. Nedenini anlatayım.
6.ayda memeden kesilmesine neden olan kardeşine şiddet eğilimi.
Ağlak çocuk olması.
Cezaya (sevdiğinden men etme) karşı duyarsızlığı. (Lütfen ceza istiyorum! Ceza istiyorum. Ceza çok güzel. Bana ceza verin! Seslenişlerini dün işittim.)
Ödül sistemini boşa çıkarması.
Bıktırma (Psikolog Guthrie) yöntemini boşa çıkarması. (Uyuyana kadar şiddetli ağlama ritüeli.)
Elini kimi zaman ısırma eğilimi.
Sadistik eğilimleri.
Şiddet temsilindeyken birden merhamet temsilini de yaşaması. (Hasta olduğu bir gün 2,5 yaşındaki kardeşi Canberk’siz onu alıp eve getirmek istediğimde tepkisi şu oldu. ‘Onu (şiddet gösterdiği kardeşini kastederek) bırakmayalım. O benim sevgili kardeşim,’ diye tepki gösterdi.
Bütün bunlar ve daha dile getiremediklerim onun normal dışına yakın bir çocuk olduğu izlenimi veriyordu. Ama kitap, oğlum Ayberk’in olumlu kimlik inşası içinde olduğunu işaret ediyordu. Kitaptaki gerçek karakter Piggle’da olduğu gibi.

Kitaba ulaşma
Kitabı Cumhuriyet Kitap ekinde görmüş ve alınacaklar listesine eklemiştim. Çıkış bulamıyordum.  Eşimle gittiğimiz danışman da açıklamalarıyla bizi doyurmamıştı. Sanırım yeteneğe denk gelmeyen meslekler seçiyor ve bu meslekleri memur algısıyla yapmayı sürdürüyorduk. Meslekte derinleşme gibi bir kaygı taşımıyordu insanlar.
Çocuklara dönersem. Yine hatırı sayılır bir saldırganlık sonucu kardeşine vurunca onu tokatlamıştım. Annesi de benzer bir durumu benim yokluğumda yaşamış. O da tokatlamış onu. Ayberk'in annesine ve bana karşı tepkisi sırayla şöyle oldu.
“Hiçbir baba çocuğuna böyle davranmaz.” (İdeal baba figürüne atıf. Canberk kardeşi doğmadan önceki babaya figürüne özlem.)
“Hiçbir anne çocuğuna böyle yapmaz.” (İdeal anne figürüne atıf. Canberk kardeşinin doğumundan önceki anne figürüne özlem.)

Ağızcılık
Kitapta Piggle’ın oyuncak araba tekerlek millerini tehlikeli bir biçimde ağzına sokmasından söz ediliyor. Eylemin aynısını oğlum Ayberk de sergiliyor. Annesi hamile kalınca altıncı ay sütten kesilmek zorunda kaldı. Ciddi anlamda bir güvensizlik işareti olarak ele alınabilir oralcılık. İlgili ilgisiz her şeyi ağzına sokması bunu gösteriyor. Ağızcılık hem doyum eksikliğinin, hem de güven eksikliğinin bir işareti olsa gerek.
Dün akşam Youtube’dan kamyon (bu arada mekanik olan her şeye aşırı ilgisi var. İnsan ailede bir mühendis yetişiyor, diye düşünmeden edemiyor. Ama yine de baba figürü olarak bana karşı ikircim duyguları, bu işin tamamen İşlem öncesi dönem çocuğu olduğunu akılda tutmak gerektiğine de işaret ediyor. Her şey dönemsel olabilir.) videosu açmak istedi. Kardeşi ondan biraz önce de Maşa İle Koca Ayı’yı istemişti. “Olumlu Benlik İnşası” isteği içinde olan bir çocuktu Ayberk. Dolayısıyla kardeşine rağmen kendi isteğinin öncelenmesinde ısrarcı olabiliyordu. İstediğini yaptım. Sonra kardeşininkini. Ama anne gelince işler ters yüz oldu. Tam çocuk filimi açıp ailecek izleyecekken itiraz etti Ayberk. Kamyon, kamyon, şeklinde tekrarlamalar başladı. Şiddetli ağlamalar. Bunca sesli ağlamaya karşı televizyonu açmadım. Araya başka bir şey girdi. Unuttu. Sustu. Gece ağlayarak uykusundan uyandı. Kardeşiyle beraber anne rehberliğinde yatmadan önce oynadıkları figürlü kartları annesinin aldığını ifade etti. Gidip kartları bulduk. Karanlık odada eline tutuşturdum. Onları elinde tutarak uyudu. ‘Olumlu Benlik İnşası’ rüyada da bilinçaltı temizliği yapmak yoluyla hem ihtiyaç karşılıyor hem de çocuğu rahatlatıyordu.

Yaramazlık yoluyla benlik gelişimi
Bu tümceyi kitaptan aldım. Çünkü kitapta Piyale’n serüvenlerini izlerken, aynı zamanda oğlum ve gelişimiyle paralellikler kurmaya çalışıyordum. Bu kavram da benim Ayberk’e tamamen uyuyordu. Atmaları vardı. (Güvensizlik işareti olarak dikkat çekme. Yeni başladığı kreşteki topluluk kurallarıyla tanışmanın getirdiği gerilim. Ya da davranışta kontrasta bağlı ağlama davranışındaki artışın anne babada yarattığı tepkisel davranışlardan beslenen güvensizlik.) Çocuk yaramazlık yoluyla benlik geliştiriyordu. Parmağını ağzına sokup (oralcılık) ıslatıp yüzüme sürüyor. Tükürüyor. Atıyor. Yırtıyor. Pastel boyayla tahta parkeyi, yatakları, duvarları çiziyordu.(Buradayım Sevgili anne-baba. Ya siz nerdesiniz?)

Canberk
Ayberk üstüne söylenecek çok şey var elbette. Ama onun gölgesinde büyüyen kardeşi Canberk’e de sözü getirmek gerektiği kanısındayım. İki gündür Oyuncakçı Baba diye bir karakterden söz ediyor. 'Ben ondan çok korkuyorum,' diyor. (Kitapta da Piggle’ın uydurduğu bir Kara Anne figürü var. Ya da kardeşini temsil eden başka bir figür.) 'Sen onu sevme,' diyor. 'Ama Ayberk’i sev!' Oyuncakçı Baba her gün az çok şiddet gördüğü abisi Ayberk’ten başkası değil. Ben de, 'Hayır,' diyorum. 'Sevmeyeceğim onu, ama seni seveceğim. Ayberk’i de seveceğim.' Elini tutup onu rahatlatınca, Oyuncakçı Baba sırra kadem basıyor.

Oyun terapisi
Sonuç olarak özenli Türkçesiyle çevirmen Özlem Yüksel’in zor bir işin üstesinden geldiğini ifade etmeliyim. Psikanaliz gibi bir kuram ve kavramlarının söz konusu olduğu bir alandan çeviri yapmak kolay olmasa gerek. Çünkü kitapta bu alanla ilgili ilk kez karşılaştığım kavramlar da var. (Flörtöz ilişki. Baba aktarımı.) Ama kitabın başarısı, sanırım yazarının, Oyun Terapisi tekniğinin uygulayıcısı olan Profesör Donald W. Wınnıcott’un anlaşılabilirlik ilkesini gözetmesine de bağlanabilir.
Oyun Terapisi tekniğine ilişkin de sanırım şunu söyleyebilirim. Bu kitap, söz konusu teknik için mükemmel bir kaynak. Alan uzmanı veya çocuk sahibi olanların başucu kitabı olmaya aday.  Kitabın bir başka başarısı, Ayberk’teki olumsuz davranışların aslında olumludan daha az olduğunu bize göstermesi oldu. 
  
  
*Piggle, Donald W. Wınnıcott, Çev. Özlem Yüksel, Yapı Kredi yay/ 2019.   

13 Nisan 2019 Cumartesi

"ONDANCI" ÇEVRENİNDE BİR SÖYLEŞİ


     Karahan Kitapevi’nin yeni yerini ilk kez gördüm. İlk iki kitabımın editörü Seyfi Karahan Adana’da sanatseverler için güzel bir mekân yaratmış. M. Sadık Aslankara’nın söyleşi var. Günler önce telefonla görüşmüştük. Ama yüz yüze görüşmeyeli çok olmuştu Aslankara’yla. Gazeteci-yazar Süreyya Köle ve editör Seyfi Karahan söyleşi için emek harcayan iki isim. Gündelik yaşamın bungusundan kurtulmayı sağlayan güzel bir etkinlik oldu.
“Ondancı” yazar, belgesel sinemacı, tiyatro yazarı Sadık Aslankara’nın üçüncü öykü kitabı. Birgün gazetesinde tesadüf sonucu bugün sabah Sermin Şahin’in kitap üstüne kaleme aldığı yazıyı okudum. Kitabı henüz okumadım. İlk öyküsüne bugün başladım.
Dikkat ettim. Sanat insanları ortak duygularda birleştiriyor. Bazen ayrı düşüncede de olsak, yine de sanat o katmanlı anlatımıyla bizi bir arada tutuyor. Bugün de öyle oldu.
     Söyleşiden buraya kimi Aslankara tümceleri derledim.
     Paylaşmak istiyorum.
     “Yoğrulmamış sözcükler öyküye, şiire katılmaz. Yoğrulmamış sözcükler size ait değildir.”
     “Elimizle insan olduk. Beyin sonra gelir.”
     “Teleskobik ve mikroskobik göze sahip olmalıdır yazar.”
     "Okumadan yazılmaz. Yazar olmayın. Okur-yazar olun.”
     “Öyküyü, okura söyletin.”
     "Kadın yazarlar anlatılarını okura kurduruyor. Öyküyü okura söyletiyor. Kadın yaşamda ve anlatıda kurucudur.”
     Söyleşi sonrası kahve molasında biz yine söyleşmeye devam ettik.
     Zaman zaman yazarın içe kapandığı olur. Küstüğü de.  Yazmak, yayınlatmak, metin işçiliği konusunda yeni kararlar almış olarak eve döndüm.

19 Şubat 2019 Salı

BALKON FOTOĞRAFLARI

Orhan Pamuk'un 'Balkon Fotoğrafları Sergisi'ni gezdim Sayın Editör. 
Gerçeğin ruh hallerini sözcüksüz anlatmayı başarmış Pamuk. Gerçeğin o belirsiz sınırlarını, o sınırların geçişliliğini veya ayrı duruşlarının fotoğraflarını çektiğini söyleyebilirim.  Kitaplarında da bu varoluş hallerini. bakışı ele aldığını hepimiz biliyoruz.
Baktığınızda resimden daha hızlı tüketilir fotoğraf. Doğrudur. Ama yine de gerçekliğe Pamuk'un objektifinden bakmak heyecanlı bir keşif oluyor.
Hilalin üstündeki kuş  birden fazla fotoğrafta karışımıza çıkıyor. Bu fotoğraflara baktığımda ayrıksı duruşun türlü halleri fotoğraflara yansıdığını gördüm. Genelde kenarda durmanın, farklı olanın, dışta kalmanın, neredeyse  kendini bütüne ait hissedemeyişin  fotoğrafları olarak da görülebilir sergi.
Hilal üstündeki yalnız kuş.benim söylediklerimi destekliyor. Doğrusu insan gerçeğinin bunca içinde olup, ona yabancı kalmayı çok güzel anlatmış fotoğraf(lar). Burada gerçeğin farklı duruşlarından söz etmeye başlayabiliriz. işte sergiden ayrılırken bende kalanları bu şekilde kısaca özetlemiş oldum. 
Yapı Kredi kitapevinin yenilenmiş halini gördüm. 
Marcus Aurelıus, Düşünceler.
Italo Calvino, Zor Sevdalar.
Mine Söğüt'Ten: Deli Kadın Hikayeleri'ni ve Gergedan'ı alıp çıktım. 
Dışarıda gerçekliği, aynı zamanda ve mekanda buluşturan bir kalabalığın arasına karıştım. 

14 Şubat 2019 Perşembe

PECOLA’NIN SARSICI EZGİSİ


Sayın Editör,
Her ne kadar anlatıcı Claudia’nın ne dediklerini merak etsek de En Mavi Göz adlı kitap Pecola
’yı anlatıyor. Pecola’nın içine doğmuş olduğu verili değerlerce nasıl paramparça edildiğini gözler önüne seriyor. Çünkü Sula adlı kitabında da görsel bir anlatım dili var Morrison’un.
En Mavi Göz bir ilk kitap. Bu kitabın neyi başarıp başarmadığını büyük bir içtenlikle kitabın sonundaki Sönsöz’de dile getiriyor yazar. Sula’da da roman üstüne söz almıştı Morrison. Bu söz almalar, yazarın yazdığı kitapla, kitabın anlatımıyla arasındaki bağı ya da kopuşu dile getirmesi açısından önemli. Metnin neyi başarıp başarmadığını, okurdaki karşılığının ne olduğu veya olabileceğinin ipuçlarını da veriyor. Pecola’nın yaşadığı tacizi okurken, yazarın söylediği gibi, acıma konforunu düşmüyoruz. Yazar  anlatım diliyle bu yolun önünü kapamış oluyor. Pecol’ya acımıyorsunuz. Bu duyguyu Raskolnikov’un baltayı havaya kaldırdığında da hissetmiş olmalıyım. Yazar okurun eline baltayı tutturuyor. Bulantıyı o şekilde sağlıyor. Varoluşun boşluklarına düşme, ardından düşünmeyi, soru sormayı getiriyor. Burada da aynısı oldu. Pecola’nın babası tarafından uğradığı taciz anlatılırken öyle itici geliyor ki, soğuk buz gibi bir metalin teninizi kestiğini hissediyorsunuz. Buza kesen bir dilin buharı tüterken, olana yaptığınız tanıklık içinizi dondurup öylece bırakıyor sizi.
Bir romanın sizi çağırması ne demektir?
Yanılsama da olsa kendinizi romanın içinde hissederek, onun bir parçası olarak romanın atmosferini solumak. Bu sorunun yanıtı bu olsa gerek.
Bu kitabında da Morrison’un beni çağıran sesine kulak verdim.
Vermesem yabancılığım beni paramparça edebilirdi.  

23 Ocak 2019 Çarşamba

KÜSEN YAZI

Sayın Editör,
En son geçen yıl bir dosya yazdım.Öykü dosyamın adı 'Babamı Kim Öldürdü?' Bir hafta içinde yazdım. Sevgilimi hastaneye bırakıyor, iş çıkışında onu alıyordum. Bir kafeye kapanıyor bir meczup yitmişliğiyle yazıyordum. Sonra araya sesler girdi. Kimden geldiğini bilmediğim. Kafamdan uyduruyordum belki. Ya da kırk yaşımı devirmeme isyan eden hücrelerin ses olarak enerjiye dönüşmesiydi işittiklerim. Bilemedim. Sonrası derin bir sessizlik. Okudum bu arada,ama yazamadım. Dün gece bir roman yazmaya başladım. Beni romana getiren yazdığım öykü dosyası oldu.
Bilgisayar ekranında son öykü dosyamı açıp düzelttim. Mayalanmıştı bir güzel. Az çapağı
vardı. Demek ki saflık  yasası bu dosyada beni buldu. Bu da iyiye işaretti.
Sonra kafamda artık beni tanınmaz hale getiren sesleri eğip bükmeye başladım. Roman. Uzun soluklu roman geliyor. Doğum gerçekleşiyor. İki gündür yazıyorum. Kesilmeden gider umarım.
Okuduklarıma gelince.
Jack Kerouac'tan 'Zen Kaçıkları' gezi romanı gibi. Felsefi meseleleri daha geniş konuşmasını isterdim romanın.
Toni Morrison'un 'Sula' adlı romanı ilk tanışma kitabımız oldu yazarıyla. Siyahi yaşamın ortasında duran mizahi dil, her şeyi kuşatıcı olmuş. Derinlik katmış kitaba. Hele yazarın karakter ortaya çıkarışı kusursuz ve imrenilesi. Morrison benim yazarlar listeme eklendi.
'Daha', 'Az' ile Hakan Günday yazarlarım listesindeydi. 'Daha' yı senaryo olarak filmde görmek aradaki bağı sıkıladı. Altınkoza'da ödül de aldı film. Galasında vardım. Unutulmaz bir güne raslantı sonucu mezun öğrencim Esra'yı katmak ayrı güzeldi.
Şimdi masamda 'Kinyas ile Kayra' var. Kayra'nın sesi peşimi bırakmıyor:
'...biz herkes olduk.Kendimize en büyük acıları ve zevkleri tattırdık. Ve artık ölüyoruz. Bunu fark etmiyor musun? En yukarıdan aşağı düşüyoruz. Ve yeri öpmemize çok az kaldı.'(s.17)

Böylece İstanbul'un büyüsü beni sarmış oldu. Tadını çıkarmalıyım.