19 Ekim 2019 Cumartesi

BARBARLARI BEKLERKEN: ÇOKLU SÖYLEŞİ 1 (MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN, DOLUNAY AKE...

















BARBARLARI BEKLERKEN: ÇOKLU SÖYLEŞİ 1 (MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN, DOLUNAY AKE...: Mehmet Özkan Şüküran: Zaman şiirin paradigmasını değiştiriyor, bozuyor. Bunlar yeni açılımlar, yeni sorunlar eklenerek de oluyor elb...

PİGGLE








Piggle*
Belirtiler
Size içinden geçtiğim bakım serüvenini anlatmam gerekiyor.
Bunun için Freud’dan başlamak gerek. Sigmund Freud’da sevdiğim şey sadece dürtüsel yanımız olan cinsellik(önceliği buna veriyorum) ve saldırganlık keşfi değil. Bunların da içinde yer aldığı bilinçaltı sistemi.
Bu yüzden az önce rüya gören oğlumun (Ayberk 3,5 yaşında) dakikalarca ağlayıp annesine neden ağladığını söylememesi şeklinde açığa çıkan kişilik inşasına, Freud’un bilinçaltı teorisi ışık tutabilir düşüncesindeyim.
Biz bu çocuğu anormal görme eğilimindeyiz. Ama kitabı* okudukça bu eğilimin tamamen dayanaksız olduğunu gördüm. Nedenini anlatayım.
6.ayda memeden kesilmesine neden olan kardeşine şiddet eğilimi.
Ağlak çocuk olması.
Cezaya (sevdiğinden men etme) karşı duyarsızlığı. (Lütfen ceza istiyorum! Ceza istiyorum. Ceza çok güzel. Bana ceza verin! Seslenişlerini dün işittim.)
Ödül sistemini boşa çıkarması.
Bıktırma (Psikolog Guthrie) yöntemini boşa çıkarması. (Uyuyana kadar şiddetli ağlama ritüeli.)
Elini kimi zaman ısırma eğilimi.
Sadistik eğilimleri.
Şiddet temsilindeyken birden merhamet temsilini de yaşaması. (Hasta olduğu bir gün 2,5 yaşındaki kardeşi Canberk’siz onu alıp eve getirmek istediğimde tepkisi şu oldu. ‘Onu (şiddet gösterdiği kardeşini kastederek) bırakmayalım. O benim sevgili kardeşim,’ diye tepki gösterdi.
Bütün bunlar ve daha dile getiremediklerim onun normal dışına yakın bir çocuk olduğu izlenimi veriyordu. Ama kitap, oğlum Ayberk’in olumlu kimlik inşası içinde olduğunu işaret ediyordu. Kitaptaki gerçek karakter Piggle’da olduğu gibi.

Kitaba ulaşma
Kitabı Cumhuriyet Kitap ekinde görmüş ve alınacaklar listesine eklemiştim. Çıkış bulamıyordum.  Eşimle gittiğimiz danışman da açıklamalarıyla bizi doyurmamıştı. Sanırım yeteneğe denk gelmeyen meslekler seçiyor ve bu meslekleri memur algısıyla yapmayı sürdürüyorduk. Meslekte derinleşme gibi bir kaygı taşımıyordu insanlar.
Çocuklara dönersem. Yine hatırı sayılır bir saldırganlık sonucu kardeşine vurunca onu tokatlamıştım. Annesi de benzer bir durumu benim yokluğumda yaşamış. O da tokatlamış onu. Ayberk'in annesine ve bana karşı tepkisi sırayla şöyle oldu.
“Hiçbir baba çocuğuna böyle davranmaz.” (İdeal baba figürüne atıf. Canberk kardeşi doğmadan önceki babaya figürüne özlem.)
“Hiçbir anne çocuğuna böyle yapmaz.” (İdeal anne figürüne atıf. Canberk kardeşinin doğumundan önceki anne figürüne özlem.)

Ağızcılık
Kitapta Piggle’ın oyuncak araba tekerlek millerini tehlikeli bir biçimde ağzına sokmasından söz ediliyor. Eylemin aynısını oğlum Ayberk de sergiliyor. Annesi hamile kalınca altıncı ay sütten kesilmek zorunda kaldı. Ciddi anlamda bir güvensizlik işareti olarak ele alınabilir oralcılık. İlgili ilgisiz her şeyi ağzına sokması bunu gösteriyor. Ağızcılık hem doyum eksikliğinin, hem de güven eksikliğinin bir işareti olsa gerek.
Dün akşam Youtube’dan kamyon (bu arada mekanik olan her şeye aşırı ilgisi var. İnsan ailede bir mühendis yetişiyor, diye düşünmeden edemiyor. Ama yine de baba figürü olarak bana karşı ikircim duyguları, bu işin tamamen İşlem öncesi dönem çocuğu olduğunu akılda tutmak gerektiğine de işaret ediyor. Her şey dönemsel olabilir.) videosu açmak istedi. Kardeşi ondan biraz önce de Maşa İle Koca Ayı’yı istemişti. “Olumlu Benlik İnşası” isteği içinde olan bir çocuktu Ayberk. Dolayısıyla kardeşine rağmen kendi isteğinin öncelenmesinde ısrarcı olabiliyordu. İstediğini yaptım. Sonra kardeşininkini. Ama anne gelince işler ters yüz oldu. Tam çocuk filimi açıp ailecek izleyecekken itiraz etti Ayberk. Kamyon, kamyon, şeklinde tekrarlamalar başladı. Şiddetli ağlamalar. Bunca sesli ağlamaya karşı televizyonu açmadım. Araya başka bir şey girdi. Unuttu. Sustu. Gece ağlayarak uykusundan uyandı. Kardeşiyle beraber anne rehberliğinde yatmadan önce oynadıkları figürlü kartları annesinin aldığını ifade etti. Gidip kartları bulduk. Karanlık odada eline tutuşturdum. Onları elinde tutarak uyudu. ‘Olumlu Benlik İnşası’ rüyada da bilinçaltı temizliği yapmak yoluyla hem ihtiyaç karşılıyor hem de çocuğu rahatlatıyordu.

Yaramazlık yoluyla benlik gelişimi
Bu tümceyi kitaptan aldım. Çünkü kitapta Piyale’n serüvenlerini izlerken, aynı zamanda oğlum ve gelişimiyle paralellikler kurmaya çalışıyordum. Bu kavram da benim Ayberk’e tamamen uyuyordu. Atmaları vardı. (Güvensizlik işareti olarak dikkat çekme. Yeni başladığı kreşteki topluluk kurallarıyla tanışmanın getirdiği gerilim. Ya da davranışta kontrasta bağlı ağlama davranışındaki artışın anne babada yarattığı tepkisel davranışlardan beslenen güvensizlik.) Çocuk yaramazlık yoluyla benlik geliştiriyordu. Parmağını ağzına sokup (oralcılık) ıslatıp yüzüme sürüyor. Tükürüyor. Atıyor. Yırtıyor. Pastel boyayla tahta parkeyi, yatakları, duvarları çiziyordu.(Buradayım Sevgili anne-baba. Ya siz nerdesiniz?)

Canberk
Ayberk üstüne söylenecek çok şey var elbette. Ama onun gölgesinde büyüyen kardeşi Canberk’e de sözü getirmek gerektiği kanısındayım. İki gündür Oyuncakçı Baba diye bir karakterden söz ediyor. 'Ben ondan çok korkuyorum,' diyor. (Kitapta da Piggle’ın uydurduğu bir Kara Anne figürü var. Ya da kardeşini temsil eden başka bir figür.) 'Sen onu sevme,' diyor. 'Ama Ayberk’i sev!' Oyuncakçı Baba her gün az çok şiddet gördüğü abisi Ayberk’ten başkası değil. Ben de, 'Hayır,' diyorum. 'Sevmeyeceğim onu, ama seni seveceğim. Ayberk’i de seveceğim.' Elini tutup onu rahatlatınca, Oyuncakçı Baba sırra kadem basıyor.

Oyun terapisi
Sonuç olarak özenli Türkçesiyle çevirmen Özlem Yüksel’in zor bir işin üstesinden geldiğini ifade etmeliyim. Psikanaliz gibi bir kuram ve kavramlarının söz konusu olduğu bir alandan çeviri yapmak kolay olmasa gerek. Çünkü kitapta bu alanla ilgili ilk kez karşılaştığım kavramlar da var. (Flörtöz ilişki. Baba aktarımı.) Ama kitabın başarısı, sanırım yazarının, Oyun Terapisi tekniğinin uygulayıcısı olan Profesör Donald W. Wınnıcott’un anlaşılabilirlik ilkesini gözetmesine de bağlanabilir.
Oyun Terapisi tekniğine ilişkin de sanırım şunu söyleyebilirim. Bu kitap, söz konusu teknik için mükemmel bir kaynak. Alan uzmanı veya çocuk sahibi olanların başucu kitabı olmaya aday.  Kitabın bir başka başarısı, Ayberk’teki olumsuz davranışların aslında olumludan daha az olduğunu bize göstermesi oldu. 
  
  
*Piggle, Donald W. Wınnıcott, Çev. Özlem Yüksel, Yapı Kredi yay/ 2019.   

13 Nisan 2019 Cumartesi

"ONDANCI" ÇEVRENİNDE BİR SÖYLEŞİ


     Karahan Kitapevi’nin yeni yerini ilk kez gördüm. İlk iki kitabımın editörü Seyfi Karahan Adana’da sanatseverler için güzel bir mekân yaratmış. M. Sadık Aslankara’nın söyleşi var. Günler önce telefonla görüşmüştük. Ama yüz yüze görüşmeyeli çok olmuştu Aslankara’yla. Gazeteci-yazar Süreyya Köle ve editör Seyfi Karahan söyleşi için emek harcayan iki isim. Gündelik yaşamın bungusundan kurtulmayı sağlayan güzel bir etkinlik oldu.
“Ondancı” yazar, belgesel sinemacı, tiyatro yazarı Sadık Aslankara’nın üçüncü öykü kitabı. Birgün gazetesinde tesadüf sonucu bugün sabah Sermin Şahin’in kitap üstüne kaleme aldığı yazıyı okudum. Kitabı henüz okumadım. İlk öyküsüne bugün başladım.
Dikkat ettim. Sanat insanları ortak duygularda birleştiriyor. Bazen ayrı düşüncede de olsak, yine de sanat o katmanlı anlatımıyla bizi bir arada tutuyor. Bugün de öyle oldu.
     Söyleşiden buraya kimi Aslankara tümceleri derledim.
     Paylaşmak istiyorum.
     “Yoğrulmamış sözcükler öyküye, şiire katılmaz. Yoğrulmamış sözcükler size ait değildir.”
     “Elimizle insan olduk. Beyin sonra gelir.”
     “Teleskobik ve mikroskobik göze sahip olmalıdır yazar.”
     "Okumadan yazılmaz. Yazar olmayın. Okur-yazar olun.”
     “Öyküyü, okura söyletin.”
     "Kadın yazarlar anlatılarını okura kurduruyor. Öyküyü okura söyletiyor. Kadın yaşamda ve anlatıda kurucudur.”
     Söyleşi sonrası kahve molasında biz yine söyleşmeye devam ettik.
     Zaman zaman yazarın içe kapandığı olur. Küstüğü de.  Yazmak, yayınlatmak, metin işçiliği konusunda yeni kararlar almış olarak eve döndüm.

19 Şubat 2019 Salı

BALKON FOTOĞRAFLARI

Orhan Pamuk'un 'Balkon Fotoğrafları Sergisi'ni gezdim Sayın Editör. 
Gerçeğin ruh hallerini sözcüksüz anlatmayı başarmış Pamuk. Gerçeğin o belirsiz sınırlarını, o sınırların geçişliliğini veya ayrı duruşlarının fotoğraflarını çektiğini söyleyebilirim.  Kitaplarında da bu varoluş hallerini. bakışı ele aldığını hepimiz biliyoruz.
Baktığınızda resimden daha hızlı tüketilir fotoğraf. Doğrudur. Ama yine de gerçekliğe Pamuk'un objektifinden bakmak heyecanlı bir keşif oluyor.
Hilalin üstündeki kuş  birden fazla fotoğrafta karışımıza çıkıyor. Bu fotoğraflara baktığımda ayrıksı duruşun türlü halleri fotoğraflara yansıdığını gördüm. Genelde kenarda durmanın, farklı olanın, dışta kalmanın, neredeyse  kendini bütüne ait hissedemeyişin  fotoğrafları olarak da görülebilir sergi.
Hilal üstündeki yalnız kuş.benim söylediklerimi destekliyor. Doğrusu insan gerçeğinin bunca içinde olup, ona yabancı kalmayı çok güzel anlatmış fotoğraf(lar). Burada gerçeğin farklı duruşlarından söz etmeye başlayabiliriz. işte sergiden ayrılırken bende kalanları bu şekilde kısaca özetlemiş oldum. 
Yapı Kredi kitapevinin yenilenmiş halini gördüm. 
Marcus Aurelıus, Düşünceler.
Italo Calvino, Zor Sevdalar.
Mine Söğüt'Ten: Deli Kadın Hikayeleri'ni ve Gergedan'ı alıp çıktım. 
Dışarıda gerçekliği, aynı zamanda ve mekanda buluşturan bir kalabalığın arasına karıştım. 

14 Şubat 2019 Perşembe

PECOLA’NIN SARSICI EZGİSİ


Sayın Editör,
Her ne kadar anlatıcı Claudia’nın ne dediklerini merak etsek de En Mavi Göz adlı kitap Pecola
’yı anlatıyor. Pecola’nın içine doğmuş olduğu verili değerlerce nasıl paramparça edildiğini gözler önüne seriyor. Çünkü Sula adlı kitabında da görsel bir anlatım dili var Morrison’un.
En Mavi Göz bir ilk kitap. Bu kitabın neyi başarıp başarmadığını büyük bir içtenlikle kitabın sonundaki Sönsöz’de dile getiriyor yazar. Sula’da da roman üstüne söz almıştı Morrison. Bu söz almalar, yazarın yazdığı kitapla, kitabın anlatımıyla arasındaki bağı ya da kopuşu dile getirmesi açısından önemli. Metnin neyi başarıp başarmadığını, okurdaki karşılığının ne olduğu veya olabileceğinin ipuçlarını da veriyor. Pecola’nın yaşadığı tacizi okurken, yazarın söylediği gibi, acıma konforunu düşmüyoruz. Yazar  anlatım diliyle bu yolun önünü kapamış oluyor. Pecol’ya acımıyorsunuz. Bu duyguyu Raskolnikov’un baltayı havaya kaldırdığında da hissetmiş olmalıyım. Yazar okurun eline baltayı tutturuyor. Bulantıyı o şekilde sağlıyor. Varoluşun boşluklarına düşme, ardından düşünmeyi, soru sormayı getiriyor. Burada da aynısı oldu. Pecola’nın babası tarafından uğradığı taciz anlatılırken öyle itici geliyor ki, soğuk buz gibi bir metalin teninizi kestiğini hissediyorsunuz. Buza kesen bir dilin buharı tüterken, olana yaptığınız tanıklık içinizi dondurup öylece bırakıyor sizi.
Bir romanın sizi çağırması ne demektir?
Yanılsama da olsa kendinizi romanın içinde hissederek, onun bir parçası olarak romanın atmosferini solumak. Bu sorunun yanıtı bu olsa gerek.
Bu kitabında da Morrison’un beni çağıran sesine kulak verdim.
Vermesem yabancılığım beni paramparça edebilirdi.  

23 Ocak 2019 Çarşamba

KÜSEN YAZI

Sayın Editör,
En son geçen yıl bir dosya yazdım.Öykü dosyamın adı 'Babamı Kim Öldürdü?' Bir hafta içinde yazdım. Sevgilimi hastaneye bırakıyor, iş çıkışında onu alıyordum. Bir kafeye kapanıyor bir meczup yitmişliğiyle yazıyordum. Sonra araya sesler girdi. Kimden geldiğini bilmediğim. Kafamdan uyduruyordum belki. Ya da kırk yaşımı devirmeme isyan eden hücrelerin ses olarak enerjiye dönüşmesiydi işittiklerim. Bilemedim. Sonrası derin bir sessizlik. Okudum bu arada,ama yazamadım. Dün gece bir roman yazmaya başladım. Beni romana getiren yazdığım öykü dosyası oldu.
Bilgisayar ekranında son öykü dosyamı açıp düzelttim. Mayalanmıştı bir güzel. Az çapağı
vardı. Demek ki saflık  yasası bu dosyada beni buldu. Bu da iyiye işaretti.
Sonra kafamda artık beni tanınmaz hale getiren sesleri eğip bükmeye başladım. Roman. Uzun soluklu roman geliyor. Doğum gerçekleşiyor. İki gündür yazıyorum. Kesilmeden gider umarım.
Okuduklarıma gelince.
Jack Kerouac'tan 'Zen Kaçıkları' gezi romanı gibi. Felsefi meseleleri daha geniş konuşmasını isterdim romanın.
Toni Morrison'un 'Sula' adlı romanı ilk tanışma kitabımız oldu yazarıyla. Siyahi yaşamın ortasında duran mizahi dil, her şeyi kuşatıcı olmuş. Derinlik katmış kitaba. Hele yazarın karakter ortaya çıkarışı kusursuz ve imrenilesi. Morrison benim yazarlar listeme eklendi.
'Daha', 'Az' ile Hakan Günday yazarlarım listesindeydi. 'Daha' yı senaryo olarak filmde görmek aradaki bağı sıkıladı. Altınkoza'da ödül de aldı film. Galasında vardım. Unutulmaz bir güne raslantı sonucu mezun öğrencim Esra'yı katmak ayrı güzeldi.
Şimdi masamda 'Kinyas ile Kayra' var. Kayra'nın sesi peşimi bırakmıyor:
'...biz herkes olduk.Kendimize en büyük acıları ve zevkleri tattırdık. Ve artık ölüyoruz. Bunu fark etmiyor musun? En yukarıdan aşağı düşüyoruz. Ve yeri öpmemize çok az kaldı.'(s.17)

Böylece İstanbul'un büyüsü beni sarmış oldu. Tadını çıkarmalıyım.

24 Kasım 2018 Cumartesi

İstanbul Güncesi III

Sayın Editör,
Öykü yazmak dışında başka bir uğraşım daha var. Öğretmenim.Yirmi ikinci yılımı devirdim.  Yirmi iki yıla ne mi sığdırdım?
Sorular.
'Burada ne yapıyorsun?'
Sorusundan ontoloji kurduk öğrencilerimle.
Ardından, 'Ben kimim. Kimim ben?' sorusuyla ontoloji ile epistemolojiye uzandık. 'Ben' olmanın bilgisel temeli nedir?
Bu bilgiyle nasıl varlık oluruz?
Doğrusu ben soru sormanın ilk ateşleyicisi oldum. Arkası gelmiştir. Okumadan yazamam ya! Okudum. Çantamdaki kitabı hep masaya koydum. 'Çarpmaz,' dedim,
'Açın bakın!'
Böyle böyle kurdum meslek yıllarımı.
Bugün bana gelen Gülsüm'ün, Naz'ın, Sinan'ın, Gizem'in, Dilara'nın, Açelya'nın ve diğerlerinin telefon ve iletilerini hep bu
ilk sorunun bir devamı olarak gördüm.
Öğretirken öğrenciden öğrenmek güzeldi ve çıraklık ancak ustalık getirirdi.
Buna hala içten inanıyorum. 


13 Ekim 2018 Cumartesi

A.CARACO'NUN KAOSU






A.Caraco'nun Kaos'un Kutsal Kitabını okuyorum sayın editor. Cioran'dan sonra buraya terfi ettim. Bu açıdan yazarin dili benim için sarsıcı olmadı elbette.Ama beni ters yüz eden yerleri var kitabın.Bunu da itiraf etmeliyim.Söz konusu yerleri sonra sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi o kitapta söz alan kişinin bazen sıradan bir insan, peygamber,bilim insanı gittik sıra filozof  olduğunu söyleyebilirim.
Didaktik bir deyişi var Caraco'nun.Bu da onu vahiy söyleyicisine yaklaştırıyor. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorum.Kitabın 29. sayfasında şu sözler yer alıyor.
'Şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını yaratmak için sözcükleri değiştirmemiz yeter.'
Bu deyiş, günümüzün gerçeklik anlayışının resimini çekip önümüze koyuyor.
Sonuç olarak Caraco, Cioran'dan bir söylem alıyor. Ama bu söylemi kendince bir anlama bürüyor. O da işte  Caraco söylemi oluyor. En sevdiğim yerleri metafizikle hesaplaşma yerleri.İgiyle dönüp dönüp okuyorum.


20 Eylül 2018 Perşembe

İSTANBUL GÜNCESİ II (GÜN KAOSU)

Sayın Editör,
Gün kaosa geliyor. Ama biz bunun içine günlük işlerimizi koyuyoruz. Bu da yaşamın anlamı şeklinde bir yanılsama doģuruyor.
Oysa anlamı  çoktan yitirdik. Gördüğümüz bir gündüz düşü, başka deģil.
Bazen kimliklerimiz bizde dehşet duygusu uyandırıyor. Bunu görme cesaretimiz yok artık. Çünkü biz bizi yitirdik.
Bulmak iş değil. Bulmanın da bir anlamı yok.
Bulmayı maddeleştirdiğimiz ölçüde kaybolmayı kutsadık.
Sonuca gelirsek. Sonuç yok. Hala bir öncülden düşmedik.Düşmeye de niyetimiz yok.
Biz böyle iyiyiz, bizim için yeterince dibe batırıcı.
Bataklıkların içinden soluğumuzu bitirmeden çıkmaya niyetimiz yok bu yüzden.


18 Eylül 2018 Salı

İSTANBUL GÜNCESİ I

Sayın Editör,
İstanbul'da yaşam trafik gibi akıyor.  Ne zaman takılacağı ne zaman akacağı belli olmayan zamanlar bunlar.
Buraya gelir gelmez eski anılardan iz aradım.
Bu çok gerekliydi.Özellikle oğul oğul can oğul, diye sevdiğim Berkay'a Avcılar'ı gösterirken nasıl da heyecan bastı. Anlattım.
Bu sokakta ilk aylarını yaşadın.Bakıcın Firdevs.
Aa, nasıl da yeşil bir mahalle burası. Denizköşkler.
Sonra deniz kıyısına vardığımda martılar hala oradaydı. Park yeşildi.
Acıbadem  Bakırköy hastanesinde doğan oğlumu, Acıbadem Atakent hastanesine bırakıyorum. Katater takılacak. Sonrası yaşama dahil bir acı sağanağı.
O gece ağmur yağıyor. Sabaha kadar.
Şimşek buralarda farklı çakıyor.
Toprak kokusu.
Caddeler yürümek istiyorum.
Upuzun caddeler...


1 Mayıs 2018 Salı

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?


Sayın Editör,
Önce ezberinizde bulunan Cemal Süreya şiirini okuyalım. Sonra bunun üzerine yazdığım metni.
Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?
Cemal Süreya
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?
Bu başlığı atarken Cemal Süreya’nın şiir adına öykündüm. Öykündüm çünkü baba için yazılmış, uzak ama yakın en güzel şiirdir benim için Süreya’nın şiiri.
Soruyla başlıyor şiir. Biraz zaman kazanmak içindir şiire soruyla başlamak.
Biraz zaman kazanmak içindir, yaşamasızlıklara yanıt bulana kadar.
Ya da içi saran çocukluk yalnızlıklarına biraz olsun yakınlık kurabilecek birini bulmak isteyişidir.
Soruyla başlıyor ben’in tarihi. Belki de ben’e dayanmış
merdiven-sorudur. Bundandır önemi.
Sonra şiirinde şaşkınlık var ozanın. Bunu ondan ummazdım, diyor ya. Ben de burada aynısını kullanmak istiyorum. Babamdan umardım da. Annemden hiç ummazdım. Gidişi kısa sürdü. Üç gün yoğun bakım. Dördüncü gün yoruldu kalbi. Durdu.
Alıp götüreceğim seni buradan eve, demelerime karşılık kısacıktı cevabı.
“Ahhh, ahhh!”
Şimdi bu cevapta neler gizlidir bilseniz. Yaşamasızlıkları. Çocuk yaşta evliliği. At sırtında gelin gidişi. Kadın damarı kesilmiş bir bitkiye dönüşeceğini nereden bilsin at sırtındayken? Hızlı, yavaş kesiliyor bitki damarı. Bu yüzden büyüyemediği o güzel zamanlara çiçekler büyüttü saksılarda. Özellikle bizim çocukluğumuza büyüttü Vita tenekelerdeki çiçekleri. En çok gül çiçeğini sevdi. Hatta bir kardeşimin adıdır Gül. Hayatla arasındaki kesik damar yüzünden, çiçeklerin özsuyu hep aksın istedi.
Ben o, “Ahh”lara birçok şey sığdırırım daha. İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 

Hamama gittim evet. Ama en çok evimizin hamamını sevdim. Banyo, anne kucağı gibi sarmalardı bizi. Odun kazanı yanardı. Sıcak su kazanın musluğundan hayatlarımıza akardı. Gençliğimde o kazanlar kalktı. Güneş enerji panelleri damlarımıza tırmandı. Böylece o sıcak saf suyumuzu bedenlerimizden çekip aldı.
Ben en çok annemin hamamını sevdim. Tas vardı örneğin. Başını eğmezsen başına tas inerdi. Kıkardadın mı yeniden inerdi o tas. Tas çınlardı kafamızda. Sonra kulaklar, derdi annem. Kulaklarımızı yıkardık.
Bizim çocukluk lambalarımız hiç olmadı. Fanuslara büyüdü gölgelerimiz. Duvarlara yansıdı sonra. Şimdi o yorgan altına gömülmüş başlarımıza, gözlerimizden akan gözyaşlarımıza karşılık gelir o hamam tası fanuslar. 
Ben o, “Ahh”lara daha birçok şey sığdırırım daha.
İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 
Onun baktığı yerde biz vardık. Bizim baktığımız yerde de o. Annemiz. Bu yüzden sekizimiz birden onun gözü olduk. Ama onun baktığı kadar olamadık. Onu sevmelere ayıracağımız zamanları, birbirimizden nefret ederek geçirdik. Ne acı!
Ozanın şiir başlığından esinlendim. Çünkü ozanın beni’yle babasının arasına geçmişti hayat. Oradan da çıkıp gidemeyecekti.
Benim için de öyle oldu. Babamla aramıza girdi hayat. Ama asla annemle arama girmedi. Annem hayatımın kendisi oldu çünkü.
Söylemiştim size.
Ben babamdan umardım da.
Annemden hiç ummazdım.
Bu yüzden kör oldum.
Böylesi körlükte oğlumun sağlığına kavuşacağını göremeyeceğim.
Ortanca oğlumun, Babaanne uff olmuş. İlaç ver baba, iyileşsin, sözünü tutamayacağım.
Yeni çıkacak kitabımın sevincini yaşayamayacağım.
Bazen. Oyuna karışırken, gündelik hayat oyununa, bu yüzden –artık- sabırsız davranmayacağım.
Ben onun gölgesine büyümüştüm. Çocuk korkularıma. Bu yüzden dikkat ettim tüm fotoğraflarda çocuk başım ona yaslanmıştır.
Şimdi ben yaslanacak bir beden ararken. Yıkayıp alıp götürdüler onu. Kazılmış toprağa yatak serdiler. Yastığını koydular. Sonra beyazlar içinde onu yan yatırdılar mezara.
Ben çocuksu aklımla hala şu sorunun yanıtını bulamam.
Onu niye orada yalnız bıraktık?
Annemden gerçekten hiç ummazdım. Çünkü burada, Adana’da odası boş. Onun gelmesini bekliyoruz çocuklarla.
Söz Hint dizilerini izliyor diye onunla hiç söz dalaşı yapmayacağım şaka yollu.
Neden kimi zaman adalet terazisinin şaştığını da dert etmeyeceğim.
Bunları göremeyecek durumdayım çünkü.
O öldü.
Benim gözlerim kör oldu.