13 Ekim 2018 Cumartesi

A.CARACO'NUN KAOSU






A.Caraco'nun Kaos'un Kutsal Kitabını okuyorum sayın editor. Cioran'dan sonra buraya terfi ettim. Bu açıdan yazarin dili benim için sarsıcı olmadı elbette.Ama beni ters yüz eden yerleri var kitabın.Bunu da itiraf etmeliyim.Söz konusu yerleri sonra sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi o kitapta söz alan kişinin bazen sıradan bir insan, peygamber,bilim insanı gittik sıra filozof  olduğunu söyleyebilirim.
Didaktik bir deyişi var Caraco'nun.Bu da onu vahiy söyleyicisine yaklaştırıyor. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorum.Kitabın 29. sayfasında şu sözler yer alıyor.
'Şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını yaratmak için sözcükleri değiştirmemiz yeter.'
Bu deyiş, günümüzün gerçeklik anlayışının resimini çekip önümüze koyuyor.
Sonuç olarak Caraco, Cioran'dan bir söylem alıyor. Ama bu söylemi kendince bir anlama bürüyor. O da işte  Caraco söylemi oluyor. En sevdiğim yerleri metafizikle hesaplaşma yerleri.İgiyle dönüp dönüp okuyorum.


20 Eylül 2018 Perşembe

İSTANBUL GÜNCESİ II (GÜN KAOSU)

Sayın Editör,
Gün kaosa geliyor. Ama biz bunun içine günlük işlerimizi koyuyoruz. Bu da yaşamın anlamı şeklinde bir yanılsama doģuruyor.
Oysa anlamı  çoktan yitirdik. Gördüğümüz bir gündüz düşü, başka deģil.
Bazen kimliklerimiz bizde dehşet duygusu uyandırıyor. Bunu görme cesaretimiz yok artık. Çünkü biz bizi yitirdik.
Bulmak iş değil. Bulmanın da bir anlamı yok.
Bulmayı maddeleştirdiğimiz ölçüde kaybolmayı kutsadık.
Sonuca gelirsek. Sonuç yok. Hala bir öncülden düşmedik.Düşmeye de niyetimiz yok.
Biz böyle iyiyiz, bizim için yeterince dibe batırıcı.
Bataklıkların içinden soluğumuzu bitirmeden çıkmaya niyetimiz yok bu yüzden.


18 Eylül 2018 Salı

İSTANBUL GÜNCESİ I

Sayın Editör,
İstanbul'da yaşam trafik gibi akıyor.  Ne zaman takılacağı ne zaman akacağı belli olmayan zamanlar bunlar.
Buraya gelir gelmez eski anılardan iz aradım.
Bu çok gerekliydi.Özellikle oğul oğul can oğul, diye sevdiğim Berkay'a Avcılar'ı gösterirken nasıl da heyecan bastı. Anlattım.
Bu sokakta ilk aylarını yaşadın.Bakıcın Firdevs.
Aa, nasıl da yeşil bir mahalle burası. Denizköşkler.
Sonra deniz kıyısına vardığımda martılar hala oradaydı. Park yeşildi.
Acıbadem  Bakırköy hastanesinde doğan oğlumu, Acıbadem Atakent hastanesine bırakıyorum. Katater takılacak. Sonrası yaşama dahil bir acı sağanağı.
O gece ağmur yağıyor. Sabaha kadar.
Şimşek buralarda farklı çakıyor.
Toprak kokusu.
Caddeler yürümek istiyorum.
Upuzun caddeler...


1 Mayıs 2018 Salı

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?


Sayın Editör,
Önce ezberinizde bulunan Cemal Süreya şiirini okuyalım. Sonra bunun üzerine yazdığım metni.
Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?
Cemal Süreya
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Sizin Hiç Anneniz Öldü Mü?
Bu başlığı atarken Cemal Süreya’nın şiir adına öykündüm. Öykündüm çünkü baba için yazılmış, uzak ama yakın en güzel şiirdir benim için Süreya’nın şiiri.
Soruyla başlıyor şiir. Biraz zaman kazanmak içindir şiire soruyla başlamak.
Biraz zaman kazanmak içindir, yaşamasızlıklara yanıt bulana kadar.
Ya da içi saran çocukluk yalnızlıklarına biraz olsun yakınlık kurabilecek birini bulmak isteyişidir.
Soruyla başlıyor ben’in tarihi. Belki de ben’e dayanmış
merdiven-sorudur. Bundandır önemi.
Sonra şiirinde şaşkınlık var ozanın. Bunu ondan ummazdım, diyor ya. Ben de burada aynısını kullanmak istiyorum. Babamdan umardım da. Annemden hiç ummazdım. Gidişi kısa sürdü. Üç gün yoğun bakım. Dördüncü gün yoruldu kalbi. Durdu.
Alıp götüreceğim seni buradan eve, demelerime karşılık kısacıktı cevabı.
“Ahhh, ahhh!”
Şimdi bu cevapta neler gizlidir bilseniz. Yaşamasızlıkları. Çocuk yaşta evliliği. At sırtında gelin gidişi. Kadın damarı kesilmiş bir bitkiye dönüşeceğini nereden bilsin at sırtındayken? Hızlı, yavaş kesiliyor bitki damarı. Bu yüzden büyüyemediği o güzel zamanlara çiçekler büyüttü saksılarda. Özellikle bizim çocukluğumuza büyüttü Vita tenekelerdeki çiçekleri. En çok gül çiçeğini sevdi. Hatta bir kardeşimin adıdır Gül. Hayatla arasındaki kesik damar yüzünden, çiçeklerin özsuyu hep aksın istedi.
Ben o, “Ahh”lara birçok şey sığdırırım daha. İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 

Hamama gittim evet. Ama en çok evimizin hamamını sevdim. Banyo, anne kucağı gibi sarmalardı bizi. Odun kazanı yanardı. Sıcak su kazanın musluğundan hayatlarımıza akardı. Gençliğimde o kazanlar kalktı. Güneş enerji panelleri damlarımıza tırmandı. Böylece o sıcak saf suyumuzu bedenlerimizden çekip aldı.
Ben en çok annemin hamamını sevdim. Tas vardı örneğin. Başını eğmezsen başına tas inerdi. Kıkardadın mı yeniden inerdi o tas. Tas çınlardı kafamızda. Sonra kulaklar, derdi annem. Kulaklarımızı yıkardık.
Bizim çocukluk lambalarımız hiç olmadı. Fanuslara büyüdü gölgelerimiz. Duvarlara yansıdı sonra. Şimdi o yorgan altına gömülmüş başlarımıza, gözlerimizden akan gözyaşlarımıza karşılık gelir o hamam tası fanuslar. 
Ben o, “Ahh”lara daha birçok şey sığdırırım daha.
İntihar eden geceleri, sessizliğe bürünen gündüz zamanlarını. Bu yüzden burayı geçelim diyorum. 
Onun baktığı yerde biz vardık. Bizim baktığımız yerde de o. Annemiz. Bu yüzden sekizimiz birden onun gözü olduk. Ama onun baktığı kadar olamadık. Onu sevmelere ayıracağımız zamanları, birbirimizden nefret ederek geçirdik. Ne acı!
Ozanın şiir başlığından esinlendim. Çünkü ozanın beni’yle babasının arasına geçmişti hayat. Oradan da çıkıp gidemeyecekti.
Benim için de öyle oldu. Babamla aramıza girdi hayat. Ama asla annemle arama girmedi. Annem hayatımın kendisi oldu çünkü.
Söylemiştim size.
Ben babamdan umardım da.
Annemden hiç ummazdım.
Bu yüzden kör oldum.
Böylesi körlükte oğlumun sağlığına kavuşacağını göremeyeceğim.
Ortanca oğlumun, Babaanne uff olmuş. İlaç ver baba, iyileşsin, sözünü tutamayacağım.
Yeni çıkacak kitabımın sevincini yaşayamayacağım.
Bazen. Oyuna karışırken, gündelik hayat oyununa, bu yüzden –artık- sabırsız davranmayacağım.
Ben onun gölgesine büyümüştüm. Çocuk korkularıma. Bu yüzden dikkat ettim tüm fotoğraflarda çocuk başım ona yaslanmıştır.
Şimdi ben yaslanacak bir beden ararken. Yıkayıp alıp götürdüler onu. Kazılmış toprağa yatak serdiler. Yastığını koydular. Sonra beyazlar içinde onu yan yatırdılar mezara.
Ben çocuksu aklımla hala şu sorunun yanıtını bulamam.
Onu niye orada yalnız bıraktık?
Annemden gerçekten hiç ummazdım. Çünkü burada, Adana’da odası boş. Onun gelmesini bekliyoruz çocuklarla.
Söz Hint dizilerini izliyor diye onunla hiç söz dalaşı yapmayacağım şaka yollu.
Neden kimi zaman adalet terazisinin şaştığını da dert etmeyeceğim.
Bunları göremeyecek durumdayım çünkü.
O öldü.
Benim gözlerim kör oldu.


4 Aralık 2017 Pazartesi

EDİTÖRE MEKTUPLAR13

Sayın Editör,
Öyküde betimleme konusuna değinmek istiyorum bu mektupta.
Öykü gözlem gücü ister. Doğrudur. Yalnız bu gözlem gücünün sadece reel olana yönelmesini bekleyemeyiz öyle değil mi?
Bu gözlem gücü, ele aldığınız karakterin içine de yönelebilir kanımca. Bunu nasıl yapabiliriz? Bu konuya geliyorum şimdi.
Karakter bir ses olarak öyküde yer alabilir. Ses olarak yaşayabilir öyküde. Bu yüzden anlatımın kısa tümcelerle, şiirsel bir dili kuşanıp dile gelmesi etkileyiciliğini artırır. Okuru zorlayacak olan, karakterin fiziksel özelliklerinin verilmediği, giyim kuşamının ve olasılıkla öykü atmosferini oluşturan nesneler dünyasını en ince ayrıntısına değin anlatmayan bu öyküde izlek arama olacaktır. Şimdi düşünüyorum da, karakteri salt ses olarak öyküde tutmaya özen gösteren bir anlatım, o seslerden bize açacağı yollarla onu kafamızda canlandırmamızı sağlayabilir. Buna da öykünün etkisi diyeceğiz.
Böylesi bir anlatımın riskleri elbette yok değil. Çünkü edebiyatta geçmişten gelen bir karakter apaçık etme eğilimi var. Bu tutum kötüdür, yanlıştır demiyorum. Diyeceğim başka bir olanak da olabilir öykü için. Ne dersiniz?
Dikkat ettim. Kimi anlatı inanılmaz derecede ayrıntıya yaslanıyor. Bu yer yer sıkıcı olabiliyor. Buna karşın karakterin ses olarak var olduğu öyküde de anlatımın okuru yorması söz konusu olabilir. Okur alışkanlıkla kısa yoldan sonuca ulaşmak isteyebilir. Hazır sonlar okura bu yüzden ilgi çekici gelir bazen.
Ama öykü karakterinin salt ses olarak yapılandırıldığı kurgular, biraz daha dikkatli bir okur ister. Öyle değil mi? Sizin de öykülerinizde psikolojik iç derinlik daha çok yoğun, diyebilirsiniz.
Çılgın Patlaklar adlı öykü dosyası ses ve çağırışımdan oluşuyor. Bu dosyanın tümünde güya rastlantı sonucu bir araya gelmiş karakterler konuşuyor gibidir. Kahve ve Sigara filminde olduğu gibi. Jim Jarmush’un yönetmenliğini üstlendiği filmden söz ediyorum. Orada nesneler dile gelmez. Simgeseldirler. Bir şeyi anlatma dertleri yoktur. O nesneler çevresinde akıp giden konuşmalar/yaşamlara, kısacası an olarak insanlık hallerine odaklanır yönetmen. Nesneler sanki yokturlar. Sigara ve kahve hariç. Ötekiler önemsiz gibidir. Kahve ve sigaranın önemini daha çok vurgulamak için vardırlar.
Öykü karakterlerinin çoğunun gerçeği, gerçek olmayanla değiştirdiği bir zamanda ve atmosferde böylesi bir durum kurgunun içsel tutarlılığı açısından önemlidir. Bütünlük böyle kurulur.
Diyeceğim öykü sadece bir masa çevresinde karakterlerini toplayabilir. Karakterler sadece anlatıcı ses olarak öyküde yer aldığında kurulan atmosfer ancak havada asılı bir yer olarak kendini biçimlendirebilir. Karakterler bir araya gelir ve şunu sorarlar kendilerine. Niçin toplandık? Dikkat edin soru şu değil. Neden burada, masa çevresinde, toplandık? Niçin toplandık? Uzam(masa) önceden önemsiz gibidir. Ama sonradan anlatıda ne kadar önemli bir öğe olduğu öykü okunduk sıra açığa çıkar. Öykü eğretileme olarak masayı, düşünce; düşünceyi, masa yerine koyduğunu işaret edip bitirilebilir.
Şimdi ne oldu peki? Diye sorabilirsiniz.
Olan şu. Karakterler konuşmalar üzerinden verilirken, sezdirmelerle giydirilip kuşandırılır. Ruhundaki yükler ortaya konur. Onları bir ucundan tutup çekiştirebilir öykü. Bunu yaparken karakterin nasıl soluk alıp verdiğini, fiziksel/ruhsal özelliklerini belirgin olmasa da gösterebilir.
Öykünün diyeceğini bağırmaması şu an çok ilgimi çekiyor. Öykü ağzını gerektiğinde sıkı sıkıya kapamalı değil mi? O sıkılıkta uç vermeli öykü. Sessizce bağırmalı. Kulağı sağır eden bir sessizlikten söz ediyorum bunu söylerken. Bu daha ilgi çekici değil mi?

Esen kalın…  

25 Kasım 2017 Cumartesi

Uykusuzlar Üstüne Söyleşi


Uykusuzlar
’ın yazarı Erkan Tuncay’a Beş Soru
Özgür SOYLU

Uykusuzlar’da yayıncıya, eleştirmene, okura kırgın bir genç yazar silüeti beliriyor yer yer. O ünlü soruyu sormadan edemeyeceğim; Yıllardır yazarlığını takip ederim, yazma/yayınlama konusunda sende birikenler neler?

Sevgili Özgür bizim gibi edebiyat dergilerini mutfak belleyip, yazarlığını oradan geliştirmeye çalışanlar için -artık- çok farklı bir yayınlatma süreci söz konusu. Dergilerde pişmek geçer akçe değil. Bu açıdan bakınca kitap yayınlatmak çok kolay görünüyor şu günlerde. Bloglarda veya buna benzer ortamlarda önce okurlarını oluşturuyorsun. O aşamayı geçince kitap yayınlatabiliyorsun. Dergilerin bu açıdan bir basamak, çekim merkezi olma şansı kalmadı.
Zor bir kitap yayınlatma süreci yaşadım. Bunu açıkça dile getirmeliyim. Yayıncıya gönderdiğin kitabın düzeyinin, yayınlanması için yeterli bir koşul olmadığını öğrendim. Dolaşım değeri, satış kaygısı ve daha birçok şey belirleyici oluyor. Bunlar dışında, zarını senin için atacak yazar da olmayınca genç yazarların doğumu böyle sancılı, geç olabiliyor işte. Zaman alıyor.

Minimal, kısa kısa ya da ufarak öykünün tür olarak nerede durduğunu düşünüyorsun?

Küçürek öykü, düz yazının genetik açıdan şiire en çok benzerlik gösteren türü kanımca. Ama kesinlikle şiir değil. Az sözle çok şey söyleme ustalığı olması açısından evet şiir gibi. Ama bir gerilimi içermesi, aydınlanma anı, felsefi arka plana sahip olmasıyla da şiirden farklı olan bir tür olduğunu bize gösteriyor.
Sonuç olarak küçürek öykü, düzyazıdan çok şiirle iletişim halinde olabildiği bir yerde duruyor. Bir olanak olarak minimal öykü, geleneksel anlatı türünün sınırlarını geliştirme şansı tanıyor bize. Bu durum onu önemsememiz için yeterli bir neden bence.

Minimal, kısa kısa, ufarak öykünün şiirle ilişkisi kısa öyküyle şiir arasındaki ilişkiden ne kadar farklı?

Az önce küçürek öykünün şiirden farkını bir parça dile getirmeye çalıştım. Kısa öyküyle şiir arasındaki farka baktığımda, kısa öykünün oylumu onu şiirden uzak bir yere taşıyor. Yanı sıra sözcük ekonomisi, kısa öykü türünde öncelenen bir amaç değil. Yazar anlatıyı içsel bir duruma yoğunlaştırırken zaman, yer, karakterlerle ilgili birçok ipucu verebiliyor. Küçürek öyküde söz konusu olan bu durumlarda yazar deyim yerinde ağzını sıkı sıkıya kapatıyor. Bir aydınlanma anı üzerinden, bir kibrit çakımında anlatıyı kurup bitiriyor. Kısa öykü için bir oturuşta okunmalı denir. Küçürek öykü için oturuşa de gereksinmeniz yok. Çünkü oturuş kitabın ilk okuması için yeterli bir süre sağlıyor. Ama anlam yoğunluğu açısından yeniden metne dönmeniz gerekebiliyor. Ferit Edgü’nün Bin Bir Hece adlı yapıtını dikkate alarak bunu söyleyebilirim. Sonuç olarak minimal öyküye nazaran kısa öykü, şiire biraz daha uzak bir akraba gibi duruyor.

Başka türlerde ürünler verdiğini biliyorum. Dolayısıyla genel anlamda soruyorum bunu: Bence öykü yazmak ve öykü kitabı yazmak ya da öykü kitabı oluşturmak aynı şey değil. Her öykü her kitaba girmez, her öykünün kitapta olmazsa olmaz bir yeri vardır. Bu bağlamda Uykusuzlar için nasıl bir kitaplaşma süreci yaşadın?

Haklısın Özgür her öykü kitaplaşmaz. İyi Yolculuklar adlı kitabında sen de bunu deneyimlemiş birisin. İlk öykülerini yayınlatmaya gönül indirmeyen yazarlar var, biliyoruz. Ama ben edebiyatta kısa öyküyle gözümü açtım. Hala o alanda ürünler vermeyi sürdürüyorum. Kısa öyküde bir süre ısrar etmeyi de düşünüyorum. Ki önümüzdeki süreçte kısa öykülerim kitap bütünlüğünde okurlara ulaşacak.
Uykusuzlar’ın kitaplaşma sürecine gelince. Kısa öyküler için aldığım notlar böylesi bir kitap bütünlüğü oluşturdu. Eksiltme bu dosyada rahatlıkla yaptığım eylem oldu. Kitaba girmeyen ham hali daha uzun, eksiltmeye direnen metinler vardı. Öte yandan minimal öykü türünün sınırlarında durmayı iş edinenler de. Sen sorunca aklıma geldi. Bu dosyada sözcük sayısı azalıyor, ama öte yandan anlam hanesindeki izleklerde artış yaşanıyor. Bu yanıyla kısa öyküden daha zor bir dosya oldu Uykusuzlar.  


Tekrar minimal öyküye dönersek; ağırlıklı olarak sosyal medya kaynaklı anekdot anlatımı, afili laf söylemek, koca koca öğütler vermek peşindeki yazma/okuma alışkanlığı öykü üzerinde ne tür bir bozulma yaratıyor?

Bu söz ettiklerin zaten öykü katına çıkmıyor, çıkamıyor. Çünkü öykünün derdi anekdot anlatmak, afili laf söylemek, öğüt vermek değil. Öyküde izlek metnin içinde saklı.  Söz ettiğin sosyal medyada okur gördüğü şeyi dert edinmişken, yazar minimal öyküde gördüğünün arkasındaki görünmeyeni dert ediniyor. Bunun izini sürme okura düşüyor. Bu yanıyla küçürek öykü görünenin arkasındaki görünmeyeni ortaya çıkarma ilişkisine dönüşüyor. Bilge Karasu’dan işittiğim ‘etkin okur’ terimi burada yazarın beklediği belli tür okuma eylemine işaret etmiş oluyor. Küçürek öyküde söz söyleme sanatı, böylesi bir ‘metin metafiziği’ içeriyor. İletisi açık yazılar okumaya alışkın okur için, söz konusu ettiğim bu ‘metin metafiziği’ farklı bir okuma edimine yelken açmak anlamına geliyor.     

  

15 Kasım 2017 Çarşamba

EDİTÖRE MEKTUPLAR12

Sayın Editör,
Günlük yaşam, araya girdiğinde kurmacanın sesini yitirdiğiniz oluyor kimi zaman. Kurguyu gereksinmeyecek ölçüde şaşırtıcı bir yaşamdan söz ediyorum. Bu bir yazar için başlı başına krizdir. Yazar iç sesini, öykü sesini yitirmiştir. O zaman bir düş içinde bulur kendini. Gördüklerini bir ses ile olsun, bir öyküde var edemez. Edemeyince -artık- kendi yazar sesini de yitirmektedir. Yaşamın sunduğu algı yanılması başta sürükleyicidir. Yaşamın gündelik kaygılarını dindirmektedir. Yine de eksik bir şey vardır. Yazar kendine yabancılaşmıştır. Buna David Constantine, Kendini kaybetme, diyor. Yazar kendini kaybetmiştir. O zaman yaşamın kıyısına bir konuk olarak yerleşmiştir. Onu kendine bir türlü mal edemez. Kendini yaşama da kattığı görülmemiştir. Günler böyle geçer. Sadece okursunuz. Kimi zaman bir iki satırın altını çizdiğiniz de olur. Okumanın da iyileştirici bir gücü vardır. Yazar yazmadan, bir okur olarak yaşamını sürdürebilir. Yine de içten içe duyulan bir eksikliği gittiği her yere götürür. Aradığı nedir? En güzel arkadaş ortamında bile aşamadığı kekremsi bir tat vardır. Kendini kıyıda -bilerek- tutması bu yüzdendir. Hani arkadaşlar erken gitse de, öyküye kaldığım yerden devam edeyim, huzursuzluğu değil söz konusu olan. Kendini ortama bir türlü katamamaktır. Bir tür varoluşun kendini açmaması durumu. Çünkü yazar öykü sesini yitirmiştir. Onun bu sesi bulması için daha çok zaman vardır.
Ozan ve kısa öykü yazarı David Constantine’ye ait Oggito’dan ilk okuduğum, “Kısa Öykü ve Bilmemenin Gücü” başlıklı yazısı oldu. Yazıyı çok beğendim. Sonra merak ettim. Yazarın (ozanın?) Türkçe’ye çevrilmiş kitabı var mıdır diye. Başka Bir Ülkede adlı öykü kitabı Metis yayınlarından çıkmış. Bir öykü yazarı olarak bu kitabı ıskalamış olmak beni üzdü açıkçası. Constantine, bu ses yitirme  konusunda şunları söylüyor.
“Somut bir imgenin yanı sıra, hikâyeyi ve içindeki bir ya da daha fazla karakteri anlatabilmek içine bir sese, bir ses tonuna ihtiyacım olur. Ve şanslıysam, bu sesi ilkin ritim olarak duyarım, bir vurgu, bir aksan olarak belki ve sonra şansım yaver giderse o sesin anlatıcı ya da karakter olarak söyleyebileceği bazı sözcükleri, bir iki cümleyi duyabilirim. O zaman bunu riske etmeye hazır olurum ve bir başlangıç yapabilirim.”
Sayın Editör,
Size uzun bir süredir öykü başlangıçlarımı yitirdim, diyebilirim. Bu durumu daha iyi açıklayabilmek için yine Constantine’nin yazısından bir alıntı daha yapmam gerekiyor.
“O sesi kaybettiğimde, onu yeterince yakından dinleyemediğimde ve gerçek sesin, hikâyeye uyacak tek sesin kaçıp gitmesine izin verdiğimde kendi yolumu da kaybetmiş olurum.”
Anlamışsınızdır. Uzundur yolumu kaybettim. Gerçek acıtıcıydı. Böyle bir bilinçle içinizdeki anlatıcı sese yabancılaşmak, onun olmadığı bir güne uyanmak öyle kolay olmuyor. Kendinizi kaybetmiş oluyorsunuz. Bu yitirişin ince sızısını hiçbir şey dindirmiyor.
Bu susan ses en son, Ruh İkiziniz Ruhi adlı öyküde bırakıp gitmişti beni. O öykü sevildi sanırım. Dünyanın Öyküsü dergisinde yayınlandı. Sonra Karahindiba dergi editörü, o anlatıma yakın bir öykü istedi. (Yazık ki kapandı şimdi o güzel dergi.) Sonra Bir Yudum Kitap sitesi okurlarıyla paylaştı Ruh İkiziniz Ruhi’yi. Wattpad’te de yayınlanıp paylaşıldığını gördüm öykünün. O ses, beni o öyküde bırakıp gitmişti.
Şimdi o sesi yeniden buldum. Sanki böyle bir şeyi hiç yaşamamıştım. Yaşlanmıştım ya da. Kalkıp bir deniz kıyısına gitmiş, oradan da hiç geri dönmemiştim. Kapanmıştım.  O ses derken,  “Kastettiğim, mistik ya da gizemli bir şey değil.” Yaşamı tek bir ses, ton, tını, görünümle temsil etme yeteneğinde olandır. Ruh İkiziniz Ruhi’nin giriş tümcesindeki sese benzer biraz.
“Babam da sizin gibi yalnızlıklar parkı sakinlerinden biridir Ruhi Bey.”
Okur okumaz Ruhi Bey’e seslenen o sesin peşine takılıp gidersiniz.

Yaşamı o ilk sese. Öykü sesine. Anlatıcı sese. Öyküyü o ilk tümceyle başlatan sese yeniden kavuştum. Bu mektubu da bana yazdırtan o ses oldu sanırım. 

27 Haziran 2016 Pazartesi

EDİTÖRE MEKTUPLAR11

Çukurova, 27.06.2016
Sayın Editör,
Dışarıdan sesler geliyor. Teraslardan. Ki bu kentte balkon dersem gülerler. Çünkü burada teraslar çok  geniş. Hatta çoğu kişi terası burada oda gibi döşemiş.
Parktan da çocuk sesleri geliyor. Oysa dışarısı kırk derece. Yanıyor.
Film bitti. Ben de masa başına geçtim.
Bu arada sokakta yolun karşısında bulunan elektrik dağıtım, güç kaynağının sesi de geliyor. Ki geceleri terasa çıkınca sadece o söz alıyor.
Ayağa kalkıyorum. (Tam burada gerçekten ayağa kalkıyorum.) Pencereyi kapatıyorum. Durun bir dakika. Odamda pencere yok ki benim. Ama bir dönem burada topal kapı dedikleri bir kapı ve onun devamında pencere vardı. Onu yıktırdım. (Aslında henüz ayağa kalkmadım. Yazmayı sürdürüyordum. Şimdi kalkıyorum. Söz. Yazının akıcılığı, çok şey anlatmak isteğim buna izin vermiyor. Ki bakın hala oturmuş durumda yazıyorum. Hatta bilgisayar açılana kadar sepetteki çamaşırları yerleştirdim. Gece geç dönmüştüm eve. Babalar günü gecesi. Dostum balık yemeğe davet etti. Annesi balkondaydı. Durmadan bir şey anlatmak istiyordu. Anlattıklarına gülünce de, Benim İzmir’deki oğlum hiç gülmüyor, dedi. Onun yüzü hiç gülmez. O zaman yaşamı çok ciddiye alıyor, dedim ben de. Adam sen de, der gibi bakıp gözlerini kaydırdı. Tamam, anlaşıldı ayağa kalkıyorum. Vazgeçtim çünkü kapatırsam bunalırım diye korkuyorum. Mektubuma odaklanmak için kalkıp kapatıyorum. (Burada yazar ayağa kalktı ve pencereyi kapattı.)
Tam kapatmadım kapıyı. Aralık bıraktım. Çünkü boynumdan terlemeye başladım. Sırtımla kaba etimin birleştiği yerden de. Seslerin çoğunluğu kesildi. Bir motosiklet sesi geldi. Biri apartman altındaki marketten bir şey aldı sanırım. Ya da apartmana yemek siparişi getirdi.
Geçen gün giriş kapısında bekleyen bir motosikletli vardı. Kolay gelsin, dedim. Sağ olun, dedi. Sonra elindeki poşetten firma ismine baktım. Ütopya yazıyordu. Kapıyı açtık. Asansörün onuncu kattan gelmesini bekledik. Geldi. Önce ben bindim. Refleksle hemen yüzümü gence döndüm. Beşinci kat mı? dedim. Hayır, dedi. Dördüncü.
Bu katta kim vardı, diye düşünürken asansör artarak yükseliyordu. İki, üç, dört. Sonra çıktım. Kapı açıktı. İşte geldi, diye bir ses işittim. O kadını tanıdım. Ara sıra selamlaşırız. Dişleri birden bire takma oldu.
Henüz daha filme gelemediğimi gördüm. Yazacak çok şey birikmiş size.
Televizyonu kapattıktan sonra bana filmi salık veren öğrencime şu iletiyi attım. (Bu arada ben hala terliyorum. Dışarıda yeni başlayan fayans kesme spiralinin sesi gelse de açıyorum. Spiral deyince aklıma birden lise yıllarım geldi. Meslek lisesinde her şeyi üç yıla sığdırdım. Her türlü kaynak ve metal kesmeyi bilirim. Gerçi bu mektubu (metin mi desem?) yazmaya başlamadan önce bu yıllardan bir parça söz etmek de isterdim. Sanırım filmin etkisi olabilir bu. İletiye geleyim.
REALITE FİLMİ:
Olacak gibi değil…
Yani gerçek…
Sadece kafada bir egzama.
Hastalık.
Biz başlattık.
Biz bitiriyoruz.
SON.
Film gerçekten sıra dışı. Ben filmin yönetmenini de bilmiyorum. Kalkıp bilgisayardan, telefondan değil, bu adam hakkında bir şeyler okumak istedim. Sonuç bu mektup oldu. Uzun da olmuş yazmayalı. Yazayım, dedim.
Filmden öncesine gelirsem. Uyuklamalar arasında Dorian Gray’in Portresi’ni okuyordum. Saba karşı gün ışımaya yakın, ki bilirsiniz bu aylarda ışık erken gelir doğudan. Yürüyüş. Ardından kahvaltı.(Azalttım porsiyonu ve çeşidi.) Sonra kitap. Elimde kalem çize çize satırları ilerliyorum. Ne kadar kötü. Kötü olan kitap değil. Benim yaşadığım şey. Yani bu kitaplıkta duran kitaba tam on yıl önce kavuştum. Benim onu elime almam için on yıl bekledi kitap. Ne garip. Bunu düşünürken lise yıllarımın, yetiştiğim ortamın buna katkısı ne oldu diye de kafa yoruyordum. Yani bu kitaba niye geciktim bu kadar? Kitapta edebi, felsefi, psikolojik bir derinlik var. Gözlem gücü var. Ezdin beni Oscar, diye bağırdım. (Tabi bu bağırtıyı filmi bitirdikten sonra tekrarlayacağımı nereden bilebilirdim?)
Şimdi mektuba başladığımdan beri usuma Çehov geliyor. Ne olacak bu iş diye? İş dediğim mektubun başından bu yana o kadar ayrıntı birikti ki… Bilirsiniz oyunda tüfek varsa, sonunda patlamalı. Çehov’un yazıya, oyuna bakışı bu. Beni affetsin. Bunu yapamayacağım. Yaparsam çok ilginç bir postmodern metin çıkar ortaya. Buna da zamanım yok. İletiler geliyor. Telefonlar çalıyor.
Böyle mi bitecek?
Evet, öyle.
Neredeydim?
Film. Lise yılları. Dışarıdan gelen sesler. Dördüncü kat. Reality. Dorian Gray. Öğrencim. Daha bir sürü şey.
Siz de baha hak verirsiniz ki, bu gürültüde tüm silahları patlatmam olanaklı değil.
Esen kalın.



8 Haziran 2016 Çarşamba

EDİTÖRE MEKTUPLAR 10

Çukurova, 30.Mayıs.2016

Sayın Editör,

Kitap üstüne iki söyleşi gerçekleştirdim. İlki ÇEAŞ Anadolu lisesinde. İkincisi de Yüksel Acun Anadolu lisesinde. İki söyleşi de çok keyifliydi. Gelen yorumlar kitabın anlamının kapalı olduğu üstüne oluyor. Bu da sanırım minimal öykünün kendinden kaynaklı bir durum. Seçilen tür böyle olunca, kaçınılmaz bir sonuç oluyor bu durum.

Sonra yeniden kendi iç yaşamıma dönmeye başladım. Önümde bir seminer kaldı. Böylece sanırım koşuşturmaya biraz ara verme zamanım gelmiş olacak.

Ben bu arada Leyla Erbil okumaları yapıyorum. Hallaç, Gecede bitti. Bu kitaplara eş zamanlı olarak Elmas Şahin hocanın Leyla Erbil Kitabı’nı* da okuyorum. Leyla Erbil, Elmas hocaya ‘hafir’ demiş. Kazıcı. Gerçekten de hocanın kitabında yol aldık sıra ‘hafirliği’ açığa çıkıyor. Böylelikle bu kitap bir Leyla Erbil yazın dünyasını anlama kılavuzu niteliğinde. Öyle değerli. Yalnız kitap üstüne pek konuşulmadığına bakılırsa, edebiyat sessizlik içinde boğuluyor, diyesi geliyor insanın. Nitelikli çalışmalara ses olmak gerekiyor.

Elmas Şahin kitabının girişinde Leyla Erbil yazını üstüne şunları söylemiş:

“Kadının erkek egemenliğine dayalı ataerkil toplumda var olma savaşımı, kimlik arayışı, kadın deneyimi, kadınlığı cinsellikle özdeşleştiren bir toplumda yok olmanın getirdiği kırıklığı, isyanı ve feminist başkaldırısı, kadın olmaktan kaynaklanan ezikliği, zihinsel içedönüşü ve bilinç akışıyla patlayışı, kadın bedeninin cinsel bir obje olarak görülüp nasıl çürütüldüğü, hiçliğin sakatlanmışlığın, yok oluşun ve cinsel ayrıma dayalı aile içi ve dışı şiddetin getirdiği sorunlarla kadının özel ve kamusal alanda ataerkil tabularla, gelenek ve görenek ve önyargılarla nasıl baş edişi ya da edemeyişi bu tezde ele alınıyor.”

İyi ki ele almış Şahin. Çünkü Leyla Erbil’in noktalama işaretlerinden tutun, dile kadar bozan, yeniden üreten bambaşka bir yazın diliyle karşı karşıyayız. Deneysellik, bilinç akışı, metinlerarasılık dediğimiz yaklaşımlarıyla Erbil edebiyatımızda özgün bir yere sahip. Muhalif bir kalem. Feminist kuram açısından ele almış onu Elmas Şahin. İyi de etmiş. Leyla Erbil yazını sahip olduğu dil, anlatım olanaklarıyla daha çok konuşulmayı, yazılmayı hak ediyor.

Hallaç adlı öyküsünden önceki mektuplarımda söz etmiştim size. İnsanı, kadını nesneleştiren bir gündemi var ekonominin. Kültürel değerlerin. Bu yanıyla Eric From’un dediği gibi insanlık değerleri metalaştırılmış durumda. Durum böyleyken kadın gözüyle karşıt duruşuyla Leyla Erbil, günümüzün ekonomi-politik görüşünü de reddediyor. İnsanı (özelinde kadını) metalaştıran her şeye karşı bir duruş sergiliyor.

Cüce’ye başlayacağım bu gece.


Esen kalın…




*Leyla Erbil Kitabı, Elmas Şahin, Yitik Ülke yay., 2015/İstanbul

17 Mayıs 2016 Salı

EDİTÖRE MEKTUPLAR 9

Sayın Editör,
Kitabım üstüne ilk söz alan kişi öğrencim oldu. Lafı uzatmadan bu mektubumda sizinle o yazıyı paylaşmak istiyorum. Samimi bir dille yazıldığı gözünüzden kaçmayacaktır. Esen kalın...



UYKUSUZLAR* İÇİN BİR OKUMA DENEMESİ
Umut BİLİCİ**
Ve işte bugün... 13 Mayıs 2016 Cuma gününde kitap benim de elime ulaşıyor artık. Okuyorum... İlk olarak okulda başlıyorum okumaya. Kısa öykülerden oluşan bu kitap sandığım gibi kısa bir sürede bitmiyor, bitmeyecek de. İlk öyküyü okuyorum,  kulağımda Franz Schubert'in Serenad'ı işliyor zihninin derin boşluklarına. Bir yandan da Uykusuzlar... Kulaklığım, kitabım. Eksik olan tek şey kahvem. Aldırmıyorum kahvemin eksikliğine. Devam ediyorum okumaya. Erkan hoca ile kütüphanede konuştuğumuz üzere, sayfaların altındaki boş kısımlara notlar almaya çalışıyorum. Yapamıyorum! Nedendir, bilmiyorum. Birkaç öykü daha okuyabiliyorum okul sıralarında. Eve geliyorum sonra. Evdeki diğer herkes uyuyup gece sessizliğe gömüldüğünde koşuyorum yeni kitabıma doğru. Alıyorum onu elime, şöyle bir uzanıyorum. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Okuyorum. Hala notlar alabilmek istiyorum sayfalara. Yorum yapabilmek istiyorum. Çok çabalıyorum. Olmuyor. Yapabildiğim tek şey sevdiğim bazı cümlelerin altını çizmek oluyor. Bir daha deniyorum sayfa boşluklarına öyküler hakkında yorum yapmayı, iyi ya da kötü eleştirmeyi, öykünün anlatmak istediğini kaleme dökmeyi... Sonuç: Başarısızlıklarla dolu onlarca deneme. Vazgeçiyorum artık. Yorum yapamayacağım , sadece okuyacağım, diyorum. Okuyorum... Her sayfada duraksıyorum. Düşünüyorum, kitabın yazarı Erkan Tuncay ile  bağdaştırmaya çalışıyorum okuduklarımı. Çünkü biliyorum gerçek bir yazarın kaleminden dökülen tek bir sözcüğün bile onun ardında yatan sır perdesini biraz olsun araladığını. Zar zor toparlanıyorum, çünkü devam etmek zorundayım. Arada sadece iki öyküye tek kelimelik notlar alabiliyorum. Dayanak adlı öyküye 'Tezatlar' yazıp üç nokta koyuyorum. Varlık’a 'Ölüm...' yazıyorum. Ölüm. Duruyorum. Sonra ölümden çekinmediğime kendimi inandırıp devam edebiliyorum okumaya. Birkaç öyküde 1 ve 2 şeklinde, farklı sayfalarda yer almış biçimde numaralandırmalar verilmiş. Yük I’i okuduktan sonra anlıyorum bunu. Sayfaları hemen karıştırıp doğrudan Yük II’ yi okuyorum. Sonra Düş I’ den sonra aradaki beş öyküyü atlayarak Düş II’ye geçiyorum. Sonra kaldığım yerden devam ediyorum. Bunu yaptım, çünkü hikâyenin her türlü engele, mesafelere karşın tamamlanması gerekiyordu. Düş I, Düş II'sine kavuşmalıydı. Ayrılık onları yıpratır, zarar verirdi. Sayfalar arasında koştum. Düş I’in elinden sıkıca tuttum. Kararlıydım. Düş II'sine kavuşturacaktım onu. Öyle de oldu. Bitiş çizgisinde yorgun ama huzurluyduk. Hikâye tüm ayrılıklara rağmen tamamlanmıştı. "Düş"lerimi orada bırakıp yoluma devam ediyorum. Sonra Beden karşılıyor beni. Sadece üç satır. Alıp götürmeye yetiyor beni. Yeni bitirdiğim o zorlu koşudan beni çekip alıyor. Dinlendiriyor, bir çay ısmarlıyor bana. Beraber yudumlayıp içiyoruz çaylarımızı. Düşünüyoruz. Yanımızda İlhan Berk de var. Üçümüz de suskunuz. Ne ben, ne Beden, ne de İlhan Berk konuşuyor. Sonra Beden söz alıyor. O üç satırı söylüyor. Derdini anlatıyor bize:
"Eksiktim onların gözünde.
Oysa onların eksiği çok derinlerde.
Bu yüzden ilk bakışta görünmüyor." 

Beden susuyor. İlhan Berk söz alıyor:
"İnsan eksiktir," diyor.
Ne güzel destekliyor Beden'i... Ama ben susuyorum. Çünkü ikisi, her şeyi anlattılar. Sadece söyledikleri ile değil, söylemek istedikleri ile de birçok şey anlattılar. Boş bakan gözlerimin ardından hayran kalmanın ötesinde bir şey hissedemiyorum. Bir şey diyememenin utancıyla kalkıyorum masadan. Koşup gidiyorum, uzaklaşıyorum oradan. Ama bir gün, biliyorum, elbet geri döneceğim.
   Okuyorum... Okuyorum...
   Eksik’e geliyorum. İlk cümlesini okuyorum. Küsüyorum. Her şeye ve herkese küsüyorum o an. Kapatıyorum kitabı. Tek bir kelime daha okuyamazdım. Bu, çok zordu. Ondan sonra bir daha elime almadım kitabı. O yüzden oturdum, bunu yazıyorum. Aslında yazamıyorum.  Şu an çok büyük çabalar sarf ediyorum içimde. Her bir öykünün anlatmak istediğini, yorumlanmasını haykırıyorum sessizce. Yazamadığım, yazıya geçirsem çok büyük ayıp edeceğim o duygularımın sonsuzluğuna haykırıyorum belki de. Ya da ilk defa, kitabını okuduğum bir yazar ile bu kadar yakın olmam beni korkuttu. Yorumlamamı zorlaştırdı. Yorumlamayı da geçtim, kendime anlatmamı zorlaştırdı belki de... 
Ama yo, buna pek ihtimal vermiyorum. Böyle desem de doğru yanıt, içimdekilerin düğümlenip sıkışmasındaki asıl neden, Arkhe, nedir, bilmiyorum. 
     
Saatler şu an 00.15' i gösteriyor. Ve ben Uykusuzlar’ın ardından, tamamlanmamış bir "Uykusuzlar" ın ardından düşüncelerimle geceye devam edeceğim. 
      'Uykusuz' bir şekilde...
----------------
                             
*Uykusuzlar, Erkan Tuncay, Kanguru yay., 2016

**Çeaş Anadolu Lisesi

8 Mayıs 2016 Pazar

EDİTÖRE MEKTUPLAR 8

Sayın Editör,
Kargodan Uykusuzlar’ı alıp Samandağ’a doğru yola çıktım.
Garip bir şey duyumsuyor insan. Kitap yayınlanana kadar elin ayağına dolaşıyor. Ama kitap eline geçince de bir tuhaf oluyorsun. Sanki bu kitap senin değilmiş, olmamalıymış gibi. Ben kitap kolisini elimde tutmuşken, bir kenara bırakıp gideyim diye düşündüm.
Neyse anlatacağım şey, sanırım kitaba yazarının yabancılaşması. Ürettiğin değere karşı yabancılaşmak bu işte. Kitabı öteliyor, ötekileştiriyorsun. Belki kendine karşı acımasız davranıp hemen eleştirilecek bir yan aramaya koyuluyorsun. Sonuç sarsıcı. Bu kitap benim değil! Yazmadım ben onu. Vardığın nokta işte bu. Yabancılaşmanın kitap hali.
Geçen gün İsmail’in çay ocağında edebiyat öğretmeni Metin Al hocamla kitap üzerine sohbet ediyorduk. Öğrencileri kitabı alır almaz karıştırmaya başlamışlar. Biri kalkıp, hocam, demiş bu kitap boş. Boşluklar çok bu kitapta. Bakın bazı yerlerde tek bir satır var!
Bunu anlattı bana. Ben de Metin hocama, öğrencin haklı, dedim. İyi görmüş. O boşlukları ben bilerek koydum. Onları kendisi dolduracak.
Bu doldurma konusuna yeniden döneceğim.  Ardından ozan dostum Nebih Nafile’nin Umudun Sesi programında kitap üstüne söyleşirken bunu anlattım. Boşluğu doldurma işini. Öğrencinin saptamasını.
Oğlum Berkay radyo programını dinlemiş. Ertesi gün bana sordu. Baba, eğer boşluk doldurulacaksa, bu boyama gibi bir şey olmayacak mı? Hayır, dedim. Okuduğuna anlam katacak. Anlamlandıracak. Orada ne anlatıldığı üstüne bilgi sahibi olacak.
Boşluk doldurmak için metni çözümlemek gerek. Bilge Karasu ‘metnin güttüğü okur” ile “metni tüketmek” diye iki ayrı süreçten söz ederdi. Birincisi metinin sezdirmelerle, çağrışımlarla, metinlerarasılıkla okura anlam kurmada destek olmasını kastediyor. İkincisinde ise, metni çözümleme sonucunda anlamlandırmayı ifade ediyor.
Bu yüzden okurun belli türden donanıma sahip olması gerekiyor.
Küçürek, ya da kısa kısa öykü türünün sözcük ekonomisini gözettiğini bilmek gerekir.
Yanı sıra şunları;
Küçürek öykünün şiire en yakın düzyazı türdür.
Ana odaklanır.
Anlam açısından yoğdur.
Başlıklar çözümlemede önemlidir.
Sayfada geriye kalan boşlukları okurun doldurması gerekir.
Bu tür öykülerin yazım süreci kuyumcu işçiliği  titizliği ister.
Hız çağına seslenen düzyazı türü olduğu iddia edilir.
Türkçe’de ve başka dillerde bunların yetkin örneklerinin verildiğini, en azından bunlardan birkaçının okunması önemlidir.
Sayın Editör,
Sonuç olarak boşlukları dolduran okurdur. O zaman etkin okur dediğimiz okur tipi açığa çıkmış olur.
Boşluklar da neredeyse gerçekliği çepçevre sarıp temsil etmeye soyunur.

Öyle değil mi?